Benim yıllardır savunduğum DAŞCI Eğitim Modelinin temel yaklaşımı tam da burada devreye giriyor:
Önce yıllarca teori, sonra birkaç ay staj değil; teori ile uygulama eğitim hayatının başından itibaren birlikte yürümelidir.
Özellikle dört yıllık sağlık eğitimlerinde örnek olarak;
1. yıl: 4 gün teori + 1 gün uygulama
2. yıl: 3 gün teori + 2 gün uygulama
3. yıl: 2 gün teori + 3 gün uygulama
4. yıl: 2 gün teori + 3 gün uygulama şeklinde kademeli bir eğitim sistemi oluşturabiliriz.
Böylece öğrenci daha birinci sınıfta öğrendiği bilginin gerçek hayattaki karşılığını görmeye başlar.
İlk yıl gözlem, hasta iletişimi, işleyiş, temel uygulamalar ve mesleği tanıma ile başlayan süreç; öğrencinin bilgi ve yetkinliği arttıkça kontrollü uygulamaya, ilerleyen yıllarda ise gözetim altında daha ileri mesleki uygulamalara dönüşür.Bu aynı zamanda sağlık profesyoneli çalışanını asiste eder tıbbi sekreterin yerine görev alır sağlık hizmetlerinin de ekonomisine katkı sağlar.
Tıp gibi altı yıllık programlarda da aynı temel mantık, eğitimin ve mesleğin özelliklerine göre kademelendirilmelidir.
Öğrencinin yetkisi bir anda verilmemelidir.
Bilgisi ve yeterliliği arttıkça uygulama yetkisi de kademeli olarak artırılmalıdır.
Böylece mezuniyet günü geldiğinde ilk defa gerçek hayatla karşılaşan bir sağlık çalışanı değil; yıllardır kontrollü biçimde sahada bulunan, gerçek hizmet ortamını bilen ve mesleğini uygulayarak öğrenmiş bir insan yetiştiririz.
UYGULAMAYI ÖĞRETENE DE EĞİTİMCİ STATÜSÜ VERELİM
Ancak bunun gerçekleşebilmesi için başka bir önemli sorunu çözmek zorundayız.
Öğrenciyi bir hastaneye, laboratuvara, eczaneye, üretim tesisine, tıbbi cihaz firmasına veya başka bir sağlık kuruluşuna gönderip: “Bu öğrenci sizde staj yapsın.” demekle uygulamalı eğitim sistemi kurulmaz.
O öğrenciyi kim yetiştirecek?
İşyerindeki herkes eğitimci midir?
İşini iyi yapmak ile bildiğini başkasına doğru biçimde öğretmek aynı şey midir?
Değildir.
Bu nedenle DAŞCI Eğitim Modelinde uygulamalı eğitim veren kişilere, belirli kriterleri yerine getirmeleri ve gerekli eğitici eğitimlerini almaları hâlinde “Uygulama Eğitimcisi” veya “Uzman Eğitimci” gibi resmî bir eğitim unvanı verilmesini öneriyorum.
Bu kişi artık yalnızca işyerinde çalışan hekim, hemşire, teknisyen, mühendis, eczacı veya başka bir meslek mensubu olmayacaktır.
Aynı zamanda eğitim sisteminin resmî bir parçası olacaktır.
Böylece uygulama eğitimcisi; “Yanıma bir stajyer gönderdiler, birkaç hafta dursun, defterini imzalayalım.”diye düşünmeyecek.
Tam tersine:
“Devlet ve eğitim kurumu bana yetiştirmem için bir öğrenci emanet etti. Ben de bu öğrencinin uygulamalı mesleki gelişiminden sorumluyum.”
bilinciyle hareket edecektir.
Bu görevin sorumluluğu olduğu kadar karşılığı da olmalıdır.
Uygulama eğitimcisinin verdiği eğitim kayıt altına alınmalı, akademik ve mesleki kariyerinde karşılığı bulunmalı ve gerektiğinde maddi veya mesleki teşviklerle desteklenmelidir.
SORUMLULUK DA PAYLAŞILMALIDIR
Eğitim sisteminde yalnızca öğrenciyi sorumlu tutmak da doğru değildir.
Bir öğrenci dört veya altı yıl boyunca eğitim sistemimizin içerisinden geçmiş;
derslerini tamamlamış, sınavlarını vermiş, uygulamalarını yapmış, stajlarını tamamlamış,
hocalarından yeterli notları almış, uygulama eğitimcileri tarafından başarılı bulunmuş
ve sonunda kendisine diploma verilerek toplumun karşısına çıkarılmışsa artık şu soruyu da sormamız gerekir:
Bu kişi temel bir mesleki uygulamayı yapamıyorsa sorumluluk yalnızca ona mı aittir?
Hayır.
O diplomada görünmeyen başka imzalar da vardır.
Teorik eğitimini veren hocanın sorumluluğu vardır.
Uygulama eğitimini veren eğitimcinin sorumluluğu vardır.
Üniversitenin sorumluluğu vardır.
Staj ve uygulama yaptıran kurumun sorumluluğu vardır.
Eğitim sistemini düzenleyen kamunun sorumluluğu vardır.
Elbette bu, sağlık çalışanının meslek hayatında yaptığı her hatanın yıllar önceki hocasına yüklenmesi anlamına gelmez.
Ancak eğitim ve yeterlilik sürecinde açık bir ihmal varsa, öğrenci uygulamayı öğrenmediği hâlde öğrenmiş gibi gösterilmişse veya gerçek yeterliliğini yansıtmayan notlarla mezun edilmişse bunun da bir mesleki ve kurumsal sorumluluğu bulunmalıdır.
Çünkü;
Yetkin olmadığı bilinen bir kişiye “yetkindir” demenin de sorumluluğu olmalıdır.
MEZUNİYET SONRASI UYGULAMALI MESLEKİ YETERLİLİK DEĞERLENDİRMESİ
Bütün bunların sonunda YÖK, Sağlık Bakanlığı ve ilgili meslek kuruluşlarının birlikte geliştireceği bir sistemle, doğrudan insan sağlığına müdahale edecek mesleklerde mezuniyet aşamasında uygulamalı mesleki yeterlilik değerlendirmesi yapılmasını tartışmalıyız.
Ancak bu, öğrencinin karşısına mezuniyet günü çıkarılan yeni bir teorik sınav olmamalıdır.
Simülasyon merkezlerinde ve gerektiğinde gözetimli klinik ortamlarda;
temel mesleki uygulama ve el becerisi, klinik muhakeme ve problem çözme, hasta güvenliği, cihaz ve teknoloji kullanımı, acil durumda davranış, hasta ile iletişim, meslek etiği, ekip çalışması, hata karşısında doğru yaklaşım birlikte değerlendirilmelidir.
Amaç öğrenciyi elemek veya cezalandırmak değildir.
Amaç eksiğini tespit etmek ve tamamlamaktır.
Bir mezun belirli bir uygulamada yeterli değilse; “Sen bu mesleği yapamazsın.”
demek yerine ek uygulama eğitimi verilmelidir.
Yeterliliği kazandıktan sonra bağımsız hizmet sunmasına izin verilmelidir.
Ama vatandaş da bir sağlık çalışanının eğitim eksikliğinin deneme alanı olmamalıdır.
DİPLOMA SADECE DERS GEÇME BELGESİ OLMAMALIDIR
Böyle bir sistem kurulduğunda öğrencinin dört veya altı yıllık eğitimi boyunca;
Ne öğrendiği, neyi uyguladığı, kaç defa uyguladığı, neyi yalnızca izlediği, hangi uygulamayı gözetim altında yaptığı, hangisini bağımsız yapabilecek seviyeye geldiği, hangi konuda eksik kaldığı, hangi eğitimci tarafından değerlendirildiği kayıt altında olacaktır.
O zaman diploma yalnızca;“Bu öğrenci derslerini geçti.” anlamına gelmeyecektir.
Aynı zamanda;
“Bu kişi, bu mesleğin gerektirdiği temel uygulamaları güvenli biçimde gerçekleştirebilecek bilgi, beceri ve mesleki yeterliliğe ulaşmıştır.”anlamına gelecektir.
MESLEKİ YETERLİLİK BİR DEFA ÖLÇÜLÜP BIRAKILMAMALIDIR
Konu yalnızca yeni mezunlarla da sınırlı değildir.
Sağlık teknolojileri, cihazlar, tanı yöntemleri ve tedavi uygulamaları sürekli değişiyor.
Bu nedenle özellikle kritik uygulama alanlarında mesleki yeterliliğin belirli dönemlerde yeniden değerlendirilmesini de tartışmalıyız.
Yaş veya kıdem tek başına yeterliliğin garantisi değildir.
Otuz yıllık meslek mensubu son derece yetenekli olabilir.
Yeni mezun bir sağlık çalışanı da uygulamada son derece başarılı olabilir.
Ölçmemiz gereken yaş değil; yetkinliktir.
İYİ OLANI ÖLÇÜYORSAK, VATANDAŞIN İYİ OLANI BULMASINA DA İZİN VERMELİYİZ
Burada bir önceki köşe yazımda ele aldığım sağlık hizmetlerinde reklam ve tanıtım konusuna yeniden dönmek istiyorum.
Bir taraftan sağlık çalışanlarının ve sağlık kuruluşlarının bilgi, beceri, tecrübe ve hizmet kalitesini ölçelim diyoruz.
Daha iyi eğitim almalarını, kendilerini geliştirmelerini ve mesleki yeterliliklerini artırmalarını istiyoruz.
Peki kendisini geliştirmiş, belirli bir alanda tecrübe kazanmış, başarılı uygulamalar gerçekleştiren bir hekim veya sağlık kuruluşu varsa vatandaş bunu nasıl öğrenecek?
İyi olanı ölçüyorsak, vatandaşın iyi olanı bulmasına da imkân vermemiz gerekmez mi?
Bir hekim hangi alanda eğitim aldığını, hangi konularda çalıştığını, mesleki tecrübesini ve sunduğu sağlık hizmetlerini gerçeğe uygun ve doğrulanabilir bilgilerle topluma anlatabiliyorsa bunun vatandaş açısından neden sakıncalı olduğunu yeniden düşünmeliyiz.
Aynı şekilde bir sağlık kuruluşu ileri teknoloji kullanıyorsa, belirli alanlarda uzmanlaşmış ekiplerle çalışıyorsa, hizmet kalitesini yükseltiyorsa veya hastasına farklı imkânlar sunuyorsa vatandaşın bunları öğrenmesi neden engellensin?
Burada savunduğumuz şey yanıltıcı, abartılı, hastanın korkularını veya çaresizliğini kullanan bir sağlık reklamcılığı değildir.
“En iyi benim.”“Kesin tedavi ederim.”“Yüzde yüz sonuç alırsınız.”
gibi bilimsel dayanağı olmayan, hastayı yanıltan veya gereksiz sağlık hizmeti tüketimine yönlendiren ifadeler elbette denetlenmelidir.
Fakat reklam ile doğru bilgilendirme ve tanıtımı birbirinden ayırmak zorundayız.
Vatandaş; hekimin eğitimini, uzmanlık ve çalışma alanlarını, mesleki tecrübesini, sağlık kuruluşunun imkânlarını, kullandığı teknolojileri, sunduğu hizmetleri ve doğrulanabilir kalite göstergelerini öğrenebilmelidir.
Çünkü bunları bilmek hastanın bilinçli tercih hakkının bir parçasıdır.
Ben sağlık hizmeti alacaksam, aynı hizmeti sunan kişiler ve kuruluşlar arasından daha tecrübeli, daha yetkin, daha başarılı ve benim ihtiyacıma daha uygun olanı araştırabilmeli ve tercih edebilmeliyim.
Bu benim en doğal hakkımdır.
Üstelik böyle bir sistem sağlık çalışanlarını ve sağlık kuruluşlarını da kendilerini geliştirmeye teşvik eder.
İyi hizmet verenle kötü hizmet veren; kendisini sürekli geliştirenle geliştirmeyen; hastasına değer verenle vermeyen arasında vatandaşın görebileceği hiçbir fark oluşturmazsak; kaliteyi nasıl ödüllendireceğiz?
O zaman yalnızca diploma ve tabela konuşur.
Oysa diploma başlangıçtır.
Sonrasında bilgi, beceri, tecrübe, iletişim, etik ve hizmet kalitesi konuşmalıdır.