Sağlıkta Bilgiyi, Yeteneği, Uygulamayı, İletişimi ve Hizmet Kalitesini Birlikte Ölçmeliyiz

Sağlık hizmetlerinde yıllardır üzerinde durduğumuz, ancak artık daha ciddi biçimde tartışmamız gerektiğine inandığım önemli bir konu var:

Bir sağlık mesleğinden mezun olmak, o mesleği sahada yeterli ve güvenli biçimde yapabildiğimiz anlamına gelir mi?

Tıp fakültelerinden, hemşirelik fakültelerinden, sağlık bilimleri fakültelerinden ve sağlık hizmetleri meslek yüksekokullarından mezun olan öğrencilerimizin teorik bilgilerini çeşitli sınavlarla ölçüyoruz.

Peki uygulama becerilerini ne kadar ölçüyoruz?

Bir öğrencinin sınavdan 80, 90 veya 100 alması; damar yolu açabildiğini, hastayı doğru muayene edebildiğini, bir cihazı doğru kullanabildiğini, ameliyat sırasında doğru hareket edebildiğini veya öğrendiği teorik bilgiyi gerçek hasta karşısında doğru uygulayabildiğini gösteriyor mu?

Daha da önemlisi; hastaya yaklaşımını, iletişim yeteneğini, meslek ahlakını, sorumluluk duygusunu ve hizmet verme bilincini yeterince değerlendiriyor muyuz?

Bence artık diploma ile gerçek mesleki yeterlilik arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeliyiz.

BİR KAN ALMA İŞLEMİ BANA BUNLARI YENİDEN DÜŞÜNDÜRDÜ

Sağlığımı takip amacıyla yaklaşık altı ayda bir rutin tetkiklerimi yaptırıyorum.

Son olarak şehir hastanesinde kan verdim. Daha sonra sonuçların “teknik bir hata nedeniyle çıkarılamadığı” yönünde bir mesaj aldım.

Vatandaş olarak burada bile sormamız gereken bir soru var:

Teknik hata nedir? ve benim ne yapmam gerekiyor.

Numune uygun alınmadı mı?

Numunenin taşınmasında mı sorun yaşandı?

Laboratuvar sürecinde mi hata meydana geldi?

Cihazdan mı kaynaklandı? cihazdan kaynaklıysa PGD me bildirildi mi ve sonuç ne?

Numune mi bozuldu?

Bunların hiçbirini bilmiyorum.

Hastaya yalnızca “teknik hata” demek yerine, kişisel sağlık verilerinin mahremiyetine dikkat edilerek, hatanın niteliğinin anlaşılır biçimde bildirilmesinin kalite ve güven açısından daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Çünkü hata olabilir.

Sağlık hizmetinin sıfır hatayla yürütülebileceğini iddia etmek gerçekçi değildir.

Ancak hata meydana geldiğinde önemli olan onu gizlemek veya genel bir ifadeyle geçiştirmek değil; nedenini bulmak, kayıt altına almak ve tekrarını önlemektir.

Sonrasında yeniden kan vermek amacıyla aile hekimliğine gittim.

Kan alma işlemini gerçekleştiren sağlık çalışanı damarı bulmakta güçlük çekti. kanülle damarı bulmaya çalışırken farklı noktalarda aramaya devam etti.

Ben herhangi bir tepki göstermeden bekledim.

Sonunda bana: “Sizin damarlarınız çok ince diye tepki gösterdi suçlu benim damarlar oldu.

Çalışanlarla genellikle hiç tartışmam ve yine hiçbir cevap vermedim birde şu kolumdan deneseniz dedim ve o kolumda başarılı oldu.”

Tabii ki şimdi halk sağlığı genel müdüründen ve YÖK’ten cevap bekliyorum.

Belki gerçekten damar yapım kan alma işlemini güçleştirebilir. Elbette her insanın anatomik yapısı aynı değildir. En tecrübeli sağlık çalışanı dahi zaman zaman zor bir vakayla karşılaşabilir.

Benim itirazım buna değil.

Benim üzerinde durduğum mesele şu:

Bir işlem başarılamadığında önce hastada kusur aramak mı gerekir, yoksa uygulayıcı kendi yöntemini ve yeterliliğini de sorgulamalı mıdır?

“Damarınız ince, işlem biraz zor olabilir.” denilebilir.

Hasta bilgilendirilebilir.

Gerekirse başka bir sağlık çalışanından yardım istenebilir.

Ama başarısızlığın gerekçesini doğrudan hastanın üzerine bırakmak yerine, yapılan uygulamanın da değerlendirilmesi gerekir.

Çünkü sağlık hizmetinde yeterlilik yalnızca iğneyi doğru yere batırabilmek değildir.

Bilgi, el becerisi, tecrübe, iletişim, etik ve insana saygı birlikte mesleki yeterliliği oluşturur.

SAĞLIKTA DİPLOMA KADAR EL BECERİSİ DE ÖNEMLİDİR

Buradan YÖK’e ve sağlık eğitimi veren bütün kurumlarımıza bir soru yöneltmek istiyorum:

Bir öğrencinin derslerini ve sınavlarını başarıyla tamamlaması, onun sağlık hizmeti sunmaya hazır olduğunu göstermeye tek başına yeterli midir?

Bir cerrah teorik olarak ameliyatın bütün aşamalarını bilebilir.

Ama eli cerrahi uygulamaya yeterince yatkın olmayabilir.

Bir hemşire insan anatomisini sınavda başarıyla anlatabilir.

Ancak damar yolu açma, enjeksiyon, kan alma veya hasta bakımı gibi temel uygulamalarda yeterli beceriyi kazanamamış olabilir.

Bir hekim hastalığın bütün teorisini bilebilir; fakat hastayı dinleme, doğru soruları sorma, muayene etme, klinik bulguları bir araya getirme veya hasta ile sağlıklı iletişim kurma konusunda yeterli olmayabilir.

Bir sağlık teknikeri cihazın çalışma prensibini sınavda anlatabilir; ancak cihazı gerçek çalışma ortamında güvenli ve doğru kullanamayabilir.

Öyleyse öğrenciye yalnızca:

“Ne biliyorsun?”diye sormamalıyız.

Aynı zamanda; “Bildiğini uygulayabiliyor musun?”

“El becerin yeterli mi?”

“Hasta karşısında doğru karar verebiliyor musun?”

“Kullandığın cihazı ve teknolojiyi doğru yönetebiliyor musun?”

“Hastayla doğru iletişim kurabiliyor musun?”

“Baskı altında doğru davranabiliyor musun?”sorularının da cevabını ölçmeliyiz.

STAJ SON AYLARA SIKIŞTIRILMAMALI, EĞİTİMİN TAMAMINA YAYILMALIDIR

Bugünkü eğitim sistemimizin önemli sorunlarından biri de budur.

Dört yıl, hatta tıp eğitiminde altı yıl boyunca büyük ölçüde teorik eğitim verdiğimiz öğrencinin uygulama yeteneğini, eğitimin sonunda birkaç haftalık, birkaç aylık veya sınırlı bir staj döneminde kazanmasını bekliyoruz.

Dört veya altı yılda öğrettiğimiz teorinin uygulamasını birkaç aya sığdırabilir miyiz?

Dört yıllık bir eğitim programında alınan teorik eğitimin uygulamasını bir veya iki aylık staja; altı yıllık bir eğitimin uygulamasını da son dönemlere yoğunlaştırılmış uygulamalara bırakarak gerçek mesleki yetkinlik oluşturduğumuzu varsayamayız.

Üstelik adına staj dediğimiz sürecin ne kadarının gerçekten uygulamalı eğitim olduğunu da sorgulamalıyız.

STAJ YERİNİ BİLE RİCA MİNNET BULUYORUZ

Öğrencilerimizi zaman zaman âdeta rica minnet staj yapacak kurum arayarak sahaya gönderiyoruz.

Çünkü birçok kurum stajyer kabul etmek istemiyor.

Bunun da kendi açısından nedenleri var.

Öğrenci acemi.

İş sağlığı ve güvenliği sorumluluğu var.

Hasta güvenliği var.

İşletmenin hukuki sorumluluğu var.

Kullanılan teknik ve teknolojik ürünlerin çok ciddi ekonomik değerleri var.

Hiçbir işletme milyonlarca liralık bir cihazı tecrübesiz bir öğrencinin kullanımına kolaylıkla teslim etmek istemiyor.

Sağlık kuruluşunda ise cihazdan daha değerli bir sorumluluk var:

İnsan hayatı.

Dolayısıyla kurumlar öğrenciyi mümkün olduğu kadar riskten uzak tutmaya çalışıyor.

Sonuçta adına “uygulamalı eğitim” veya “staj” dediğimiz dönem, bazı yerlerde öğrencinin bir kenarda durarak işi yapan kişiyi izlemesine dönüşebiliyor.

İzleyebiliyorsa öğreniyor.

İzleyemiyorsa süreyi dolduruyor.

Sonra staj defteri imzalanıyor ve öğrenci okuluna dönüyor.

Biz de staj yaptığı ve uygulamayı öğrendiği varsayımıyla öğrencimizi mezun ediyoruz.

Oysa seyretmek ile yapmak aynı şey değildir.

STAJ DEFTERİNİ DEĞİL, ÖĞRENCİNİN YETENEĞİNİ ÖLÇELİM

Bir başka sorun da değerlendirme sistemimizdir.

Staj sonunda öğrencinin hangi uygulamayı kaç defa yaptığı, hangisini yalnızca izlediği, hangisini eğitimci gözetiminde yaptığı, hangisini kendi başına gerçekleştirebildiği, hangi konuda yetersiz kaldığı ve hangi beceriyi yeniden çalışması gerektiği objektif biçimde kayıt altına alınmalıdır.

Ama zaman zaman öğrenciyi kırmamak, mağdur etmemek, eğitimini uzatmamak veya aramız bozulmasın düşüncesiyle gerçek performansını tam yansıtmayan notlar verebiliyoruz.

Öğrencinin mutlu olacağı notu vermek kolaydır.

Fakat bu öğrenciye iyilik midir?

Bence değildir.

Bugün vermekten kaçındığımız düşük notun veya söylemekten çekindiğimiz; “Sen bu uygulamada henüz yeterli değilsin.” cümlesinin bedeli yarın sahada bir hastanın karşısına çıkabilir.

Öğrenciye gerçek puanını vermek onu cezalandırmak değildir.

Eksik olduğu alanı göstermek eğitimin kendisidir.