Sağlık kuruluşlarının reklam ve tanıtım faaliyetlerine ilişkin düzenlemeler yeniden gündemde.
Elbette sağlık sıradan bir ticari
mal değildir. İnsanların hastalıkları, korkuları ve çaresizlikleri üzerinden
ticari kazanç sağlanmasına; bilimsel olarak kanıtlanmamış tedavilerin
pazarlanmasına; gerçeğe aykırı vaatlerle hastaların yanıltılmasına hep birlikte
karşı çıkmalıyız.
Ancak burada başka bir soruyu
sormanın zamanı gelmiştir:
Hastayı korumak ile hastanın
bilgiye ulaşmasını engellemek arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bir düzenleme “Bunu yapamazsınız.”
diyorsa, arkasından şu sorunun cevabını da açıkça vermelidir:
Neden yapamazsınız? Hangi somut
zararı önlemeye çalışıyoruz?
Sağlıkta Yasaklamak Mı, Doğru Bilgilendirmek Mi?
Sağlık kuruluşlarının reklam,
tanıtım ve bilgilendirme faaliyetlerine ilişkin düzenlemeler yeniden gündemde.
Elbette sağlık sıradan bir ticari
mal değildir. Hastanın korkusunun, çaresizliğinin ve hastalığının ticari kazanç
amacıyla istismar edilmesine; bilimsel olarak kanıtlanmamış yöntemlerin tedavi
gibi sunulmasına; gerçeğe aykırı vaatlerle vatandaşın yanıltılmasına karşıyım.
Ancak temel sorumuz şu olmalıdır:
Hastayı korumak ile hastanın
doğru bilgiye ulaşmasını engellemek arasındaki sınır nerede başlıyor?
Mevzuat sürekli “Yapamazsın,
paylaşamazsın, tanıtamazsın.” diyorsa arkasından mutlaka “Neden?” sorusunun
cevabını da vermelidir.
Yasaklanması Gereken Başarı Mı, Kanıtsız Başarı İddiası Mı?
Sağlık kuruluşlarının “en iyi”,
“en başarılı”, “lider”, “farkımız” gibi üstünlük algısı oluşturan ifadeler
kullanmaması isteniyor.
Kanıtlanamayan ve hastayı
yanıltan üstünlük iddiaları elbette engellenmelidir.
Ama bir hekim gerçekten belirli
bir alanda binlerce vaka yapmışsa, özel eğitim almışsa, bilimsel yayınları
bulunuyorsa, belirli bir yöntemde uzmanlaşmışsa neden bunları hastasına
anlatamasın?
Bir sağlık kuruluşunun belirli
bir teknolojiye, deneyime veya ölçülebilir başarıya sahip olduğu
doğrulanabiliyorsa bunu neden vatandaş bilmesin?
Yasaklanması gereken başarıyı
anlatmak değil, kanıtlanmamış başarı iddiasında bulunmak olmalıdır.
Bir taraftan vatandaşa “Hekimini
ve hastaneni seç.” diyoruz, diğer taraftan seçimini yapabilmesi için ihtiyaç
duyduğu bilgilerin paylaşılmasını sınırlandırıyoruz.
Hekimini tanımasına izin vermeden
hastadan bilinçli hekim seçmesini nasıl bekleyeceğiz?
Hasta Memnuniyeti, Fiyat Ve Tanıtım Neden Mutlak Yasak Olsun?
Hasta kendi özgür iradesi ve açık
rızasıyla aldığı hizmetten memnun olduğunu söylüyorsa bunun neden hiçbir şart
altında kullanılamayacağının gerekçesi açıklanmalıdır.
Sahte yorum yasaklansın.
Satın alınmış memnuniyet
yasaklansın.
Gerçeğe aykırı başarı hikâyeleri
yasaklansın.
Hastanın çaresizliğinin
kullanılması yasaklansın.
Ama gerçek hasta deneyimi ile
aldatıcı reklamı birbirinden ayıralım.
Aynı şekilde sağlık hizmetinin
gereksiz tüketimini özendiren kampanyalara karşı çıkabiliriz. Çekilişlerle,
hediyelerle insanları gereksiz sağlık hizmeti almaya yönlendirmek doğru
değildir.
Fakat vatandaşın zaten ihtiyacı
olan sağlık hizmetinin fiyatını öğrenmesi neden sakıncalı olsun?
Fiyat şeffaflığı aynı zamanda sağlık
ekonomisinin şeffaflığıdır.
Fiyat bilgisini vermekle
hastalığı pazarlamak aynı şey değildir.
Hasta Görsellerinde Mahremiyet Evet, Belirsiz Yasaklar Hayır
Hasta görsellerinde açık rıza
alınması, hastanın paylaşılacak içeriği önceden görmesi, kişisel sağlık
verilerinin korunması ve rızanın hukuka uygun biçimde yönetilmesi elbette
gereklidir.
Ancak “görsel üzerinde teknolojik
değişiklik yapılamaz” denildiğinde bunun ne olduğu açıkça tarif edilmelidir.
Işık düzeltmek mi?
Görüntüyü kırpmak mı?
Kimliği gizlemek amacıyla yüzü
bulanıklaştırmak mı?
Yapay zekâ kullanmak mı?
Yoksa tedavi sonucunu olduğundan
başarılı gösterecek manipülasyon mu?
Amaç sonuncusunu engellemekse
açıkça: “Tedavi sonucunu gerçekte olduğundan farklı gösterecek görsel
manipülasyon yapılamaz ”denilsin.
Öncesi-sonrası fotoğraflarının
aynı şartlarda çekilmesinin amacı da hastanın ışık, açı veya filtreyle
yanıltılmasını engellemekse bunun gerekçesi açıklansın.
Ameliyat sırasında hastanın
reklam amacıyla teşhir edilmesini doğru bulmuyorum. Ancak kimliği
belirlenemeyen ve gerekli etik-hukuki şartları sağlanan tıbbi görüntülerin
bilimsel eğitim amacıyla kullanılabilmesinin de önü kapatılmamalıdır.
Reklam ile eğitim birbirinden
ayrılmalıdır.
Hasta görüntüsünün kullanılması
karşılığında ödeme yapılmasının neden yasaklandığı da gerekçelendirilmelidir.
Sağlık hizmetine erişim rızaya bağlanamaz ve hasta istismar edilemez. Ancak
özgür iradeyle verilen rıza karşılığındaki ekonomik kullanımın hangi şartlarda
sakıncalı olduğu açıkça tanımlanmalıdır.
Peki Takviye Edici Gıdalar?
Takviyeyi Bangır Bangır Tanıtmak Serbestse, Hekimin Kendini Anlatması
Neden Sorun?
Bir başka çelişkiyi de açıkça
konuşmalıyız.
Bugün televizyonlarda, dijital
mecralarda, sosyal medyada ve özellikle spor programları ile spor içeriklerinin
çevresinde takviye edici gıdaların tanıtımlarıyla yoğun biçimde
karşılaşabiliyoruz.
Bir tarafta sağlık kuruluşunun ve
hekimin kullanacağı kelimeleri dahi sınırlıyoruz; diğer tarafta vatandaşın
doğrudan satın alıp kullanabileceği sağlık çağrışımlı ürünlerin çok güçlü
pazarlama yöntemleriyle tüketiciye ulaştırılabilmesi ciddi bir tutarlılık
tartışması doğuruyor.
Yasaklansın demiyorum tam
aksine reklamlarda bilgilendirici olsun diyorum
Üstelik hepimizin bildiği temel
bir gerçek var:
Bir maddenin gerekli miktarıyla
gereğinden fazla miktarı aynı şey değildir.
Vitamin, mineral veya başka bir
bileşenin “takviye” olarak satılması onun sınırsız ve kontrolsüz kullanımının
herkes için güvenli olduğu anlamına gelmez. Doz, kullanım süresi, kişinin yaşı,
sağlık durumu, kullandığı ilaçlar ve diğer faktörler önem taşıyabilir.
O zaman vatandaşın karşısına
yalnızca ürünün faydasını anlatan reklamı koymak yeterli midir?
Faydası anlatılıyorsa riski de
anlatılmalıdır.
İlaçlarda kullanma talimatı, doz,
kontrendikasyon, etkileşim ve yan etki kavramlarını konuşuyoruz. Sağlık
üzerinde anlamlı etkiler oluşturabilecek takviye ürünlerinde de ürünün risk
düzeyine uygun, anlaşılır tüketici bilgilendirmesinin neden daha güçlü olması
gerektiğini tartışmalıyız.
Burada çözüm yine her şeyi
yasaklamak değildir.
Doğru bilgilendirmektir.
Vatandaş ne aldığını, neden
aldığını, ne kadar kullanacağını ve hangi durumlarda sağlık profesyoneline
danışması gerektiğini bilmelidir.
Bundan sonra kişisel sorumluluğu
da konuşabiliriz.
Devlet vatandaşının sağlık
hizmetine erişimini güvence altına alırken vatandaşın da kendi sağlığını koruma
konusunda sorumluluğu olduğu gerçeğini tamamen görmezden gelmemelidir.
Ancak bunun için önce devlet
üzerine düşeni yapmalıdır:
Ürünü doğru sınıflandırmalı,
bilimsel denetimini yapmalı, yanıltıcı sağlık iddialarını engellemeli,
risklerini açıkça bildirmeli ve vatandaşı eğitmelidir.
Bütün bunlara rağmen kişi, açıkça
belirtilmiş ciddi riskleri bilerek ve kendi özgür iradesiyle sağlığını tehlikeye
atan tercihlerde bulunuyorsa, bunun sosyal güvenlik sistemi içerisindeki
kişisel sorumluluk boyutunun ölçülülük, hakkaniyet ve sağlık hizmetine erişim
hakkı korunarak tartışılmasından da kaçınmamalıyız.
Çünkü sosyal güvenlik yalnızca
devletin sorumluluğundan ibaret değildir.
Devlet koruyacak, üretici doğru
bilgi verecek, sağlık profesyoneli doğru yönlendirecek; vatandaş da kendi
sağlığı konusunda bilinçli ve sorumlu davranacaktır.
Sağlıklı bir sosyal güvenlik
sisteminin uzun vadede bu dört sorumluluğu birlikte değerlendirmesi gerektiğine
inanıyorum.
Burada amacımız hastalanan insanı
cezalandırmak değil; önlenebilir sağlık risklerini azaltmak ve sağlık
kaynaklarının daha bilinçli kullanılmasını sağlamaktır.
Sağlık kuruluşunun sosyal medya
paylaşımındaki kelimeleri bu kadar ayrıntılı tartışırken çok daha geniş başka
bir alanı da konuşmamız gerekiyor:
Takviye edici gıdalar.
Tarım ve Orman Bakanlığı mevzuatı
kapsamında piyasaya sunulan pek çok ürün tablet, kapsül, şurup veya damla gibi
ilaç çağrışımı oluşturabilecek formlarda tüketiciyle buluşuyor.
Takviye edici gıdaların tamamına
“ilaçtır” demek hukuken ve bilimsel olarak doğru olmaz.
Ancak asıl soru şudur:
Bir ürün hastalığı önlüyor,
iyileştiriyor veya tedavi ediyormuş algısıyla pazarlanmaya başladığında hâlâ
yalnızca bir gıda ürünü gibi mi değerlendirilmelidir?
Vatandaş bazen kendisinde hangi
vitaminin veya mineralin eksik olduğunu dahi bilmeden ürün kullanıyor.
Eksik mi?
Normal mi?
Fazla mı?
Başka ilaçlarla etkileşiyor mu?
Kronik hastalığı açısından
sakıncalı mı?
Kullandığı doz ve süre doğru mu?
Bunlar değerlendirilmeden
yalnızca reklam, tavsiye veya satış noktasındaki yönlendirmeyle kullanım ortaya
çıkabiliyor.
“Doğal” demek “zararsız”,
“vitamin” demek de “istediğin kadar kullanabilirsin” anlamına gelmez.
Satış Danışmanlığı İle Sağlık Danışmanlığını Ayıralım
Eczacının mesleki yetkinliğiyle
eczanede çalışan diğer personelin görevleri de birbirine karıştırılmamalıdır.
Bir ürünün eczanede satılması,
orada çalışan herkesin hastaya tanı koyabileceği, tedavi önerebileceği veya
ürünün kişiye uygunluğunu değerlendirebileceği anlamına gelmez.
Satış danışmanlığı ile sağlık
danışmanlığı arasındaki sınırı açıkça çizmeliyiz.
Hangi bilgiyi kim verebilir?
Hangi durumda vatandaş hekime
yönlendirilmelidir?
İlaç-takviye etkileşimleri nasıl
kontrol edilmelidir?
Bunları yasaklarla değil,
bilimsel ve risk esaslı kurallarla düzenlemeliyiz.
Takviye edici gıdaları da toptan
yasaklamak çözüm değildir. Dünyada bu ürünler satılıyor ve kullanılıyor.
Yapılması gereken riskine göre
sınıflandırmak, doğru bilgilendirmek ve etkin biçimde denetlemektir.
Avrupa’ya Uyum Sadece Yönetmeliği Tercüme Etmek Değildir
Tıbbi cihazlarda ve diğer sağlık
ürünlerinde Avrupa Birliği mevzuatına uyum sağlıyoruz.
Doğru.
Fakat uyum yalnızca mevzuat
hükümlerini almak değildir.
Bilimsel gerekçelendirmeyi,
hukuki öngörülebilirliği, risk esaslı denetimi, şeffaflığı ve uygulama
birliğini de almalıyız.
Avrupa düzenlemesine Türkiye’ye
özgü ilave şartlar getirilecekse getirilebilir.
Ama neden?
Hangi riski önlüyoruz?
Bilimsel gerekçesi nedir?
Hastaya sağlayacağı fayda nedir?
Üreticiye getirdiği maliyet
nedir?
Aynı sonuç daha az kısıtlayıcı
bir yöntemle alınabilir mi?
Bunların cevapları verilmelidir.
Aksi hâlde mevzuatın belirsiz
bıraktığı alanları uygulayıcının kişisel yorumları doldurmaya başlar.
Kuralın değil, kişinin
belirleyici olduğu bir kamu düzeni oluşmamalıdır.
Kamu görevlisine verilen yetki
makam gücü değil, millet adına kullanılan bir sorumluluktur.
Biz Ne Zaman Gerekçeli Mevzuat Hazırlayacağız?
Asıl sorulardan biri budur:
Biz ne zaman gerekçesiyle
birlikte anlaşılabilen yönetmelikler, genelgeler ve uygulama düzenlemeleri
hazırlayacağız?
“Yasaktır.”
“Yapamazsın.”
“Paylaşamazsın.”
“Tanıtamazsın.”
Peki neden?
Hangi zararı önlüyoruz?
Kimi koruyoruz?
Bilimsel gerekçesi nedir?
Hukuki gerekçesi nedir?
Ekonomik sonucu nedir?
Bunları da anlatalım.
Çünkü insanlar yalnız cezadan
korktukları için değil, nedenini anlayıp doğruluğuna inandıkları için kurala
uymalıdır.
Ve daha önemli bir soru: Biz
sorunlarımızı ne zaman yasaklarla değil, eğitimle çözmeyi akıl edeceğiz ve buna
ne zaman başlayacağız?
Her yanlışın karşısına yeni
yasak, her eksikliğin karşısına yeni ceza koymak kolaydır.
Zor olan eğitmektir.
Doğrusunu göstermektir.
Rehberlik etmektir.
Yanlışın neden yanlış olduğunu
anlatmaktır.
Yönetmelik yayımlanıyorsa
uygulama rehberi de yayımlansın.
Yasak getiriliyorsa gerekçesi
açıklansın.
Doğru ve yanlış uygulamalar
örnekleriyle gösterilsin.
Tereddüt edilen konuda
danışılabilecek mekanizma kurulsun.
Denetçinin ilk görevi ceza yazmak
değil, yanlışın ortaya çıkmasını önlemek olsun.
Ceza Yazmak Başarı Değildir
Kural koyduk.
Denetledik.
Ceza yazdık.
Ama aynı yanlış ertesi gün devam
ediyorsa neyi çözmüş olduk?
Kişi veya işletme yalnızca
devlete bir miktar para ödüyor, sonra eski uygulamasına devam ediyorsa bunun
adı başarılı denetim olabilir mi?
Denetimin başarısı kesilen
cezanın miktarı değil, yanlış uygulamanın azalmasıdır.
Bu nedenle sağlık yönetiminde
yeni bir sıralamaya ihtiyacımız olduğuna inanıyorum:
Gerekçelendir → Eğit → Rehberlik Et → Denetle → Kasıt Ve Israr Da
Cezalandır.
Sağlığı Bir Bütün Olarak Yönetelim
Bir hastanenin Instagram
paylaşımındaki kelimeyi incelerken;
ilaçları,
tıbbi cihazları,
takviye edici gıdaları,
bitkisel ürünleri,
internet satışlarını,
eczanelerdeki bilgilendirmeyi,
sosyal medya tanıtımlarını ve
sağlık çağrışımı taşıyan ürünleri
aynı sağlık politikası
perspektifinden değerlendirmeliyiz.
Vatandaş hangi kurumun hangi
ürüne izin verdiğinden önce şunu bilmek istiyor:
“Bu bana fayda sağlar mı, zarar
verir mi ve bana söylenen doğru mu?”
Devletin görevi bu soruya
güvenilir cevap verilebilecek sistemi kurmaktır.
Ben sağlıkta sınırsız reklam
istemiyorum.
Doğru bilginin önünün açılmasını
istiyorum.
Hastalığın pazarlanmasına
karşıyım.
Sağlık hizmetinin doğru biçimde
tanıtılmasından yanayım.
Kanıtsız başarı iddiasına
karşıyım.
Kanıtlanmış başarının
saklanmasına da karşıyım.
Kontrolsüz sağlık ürünü
kullanımına karşıyım.
Bilimsel, risk esaslı ve
anlaşılabilir düzenlemeden yanayım.
Hastanın istismarına karşıyım.
Hastanın doğru bilgiye ulaşarak
hekimini, hastanesini ve sağlık hizmetini bilinçli seçebilmesinden yanayım.
Artık sağlık yönetiminde “yasakla
ve cezalandır” anlayışından;
“gerekçelendir, eğit, rehberlik
et, doğruyu kolaylaştır, denetle ve kasıtlı yanlışı cezalandır”
anlayışına geçmeliyiz.
Çünkü güçlü devlet vatandaşına ve
sektörüne sürekli “Yapamazsın.” diyen devlet değildir.
Güçlü devlet; nedenini anlatan,
doğrusunu öğreten, doğru yapanın önünü açan, hastayı gerçekten koruyan ve
yanlışa karşı adil ve ölçülü davranan devlettir.
Sağlık yönetiminin başarısı kaç
yasak koyduğumuzla, kaç işletmeye ceza yazdığımızla ölçülmemelidir.
Başarı; kaç yanlışı önlediğimiz,
kaç insanı doğru bilgilendirdiğimiz ve vatandaşımızın sağlığını ne kadar
koruyabildiğimizle ölçülmelidir.