Türkiye sağlıkta yıllardır büyük hastaneleri, daha fazla yatağı, ileri teknolojiyi, daha çok ameliyathaneyi ve milyarlarca liralık sağlık yatırımlarını konuşuyor. Bunların hepsi gereklidir. Ancak artık sağlık politikasının en temel sorusunu sormalıyız:

Devletin sağlık politikasının önceliği yalnızca hastalanan insanı tedavi etmek mi, yoksa insanın mümkün olduğunca hastalanmadan ve sağlıklı yaşamasını sağlamak mı olmalıdır?

Anayasamız devlete, herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürebilmesini sağlamak amacıyla sağlık kuruluşlarını planlama ve sağlık hizmetlerini düzenleme görevi vermektedir.

O hâlde sağlık sisteminin başarısı yalnızca kaç hastane yaptığımız, kaç yatak açtığımız, kaç ameliyat gerçekleştirdiğimiz veya kaç milyon muayene yaptığımızla ölçülmemelidir. Asıl başarı; kaç insanımızın hastalanmasını önlediğimiz, hastalıkları ne kadar erken belirlediğimiz ve vatandaşlarımızın sağlıklı yaşam süresini ne ölçüde uzattığımızla değerlendirilmelidir.

SAĞLIK, HASTANEDE DEĞİL İNSANIN YAŞADIĞI YERDE BAŞLAMALI

1990’lı yılların başında, hastanelerdeki yığılmaların önlenmesi için sağlık hizmetlerinin insanların yaşadığı bölgelere götürülmesi ve vatandaşın sağlık hizmetine mümkünse yürüyerek ulaşabilmesi gerektiğini yazmıştım.

Aradan otuz yılı aşkın zaman geçti. Bugün bu düşünceyi çok daha kapsamlı ve bütüncül bir sisteme dönüştürmemiz gerektiğine inanıyorum.

Önerdiğimiz yapı, yalnızca bir semt polikliniği veya apartman altında kiralanmış birkaç odadan oluşan bir sağlık kuruluşu değildir. Önerimiz; koruyucu sağlık hizmetini, erken tanıyı, güçlü ayaktan tanı ve tedaviyi, düzenli izlemi ve gerektiğinde doğru sevki aynı çatı altında birleştiren Sağlıklı Yaşam Merkezleridir.

SAĞLIKLI YAŞAM MERKEZLERİ

Her vatandaş, yaşadığı yerde mümkün olduğunca yürüyerek ulaşabileceği bir Sağlıklı Yaşam Merkezine bağlı olmalıdır. Bu merkezler sağlık hizmeti sunmak üzere baştan projelendirilmeli; modern, ferah, erişilebilir ve güçlü teknolojik altyapıya sahip olmalıdır.

Vatandaş merkeze güvenerek gelmeli; hekimler ve diğer sağlık çalışanları da mesleklerini bilgi, beceri ve huzur içinde uygulayabilecekleri bir çalışma ortamına kavuşmalıdır. Çünkü sağlığı bozulan insan hekimin kapısına yalnızca reçete almaya değil, güven ve ümit bulmaya da gelir. Hastasına güven verecek sağlık çalışanının çalışma ortamı, morali ve motivasyonu da güçlü olmalıdır.

Bakımsız, dar, sağlık hizmeti için tasarlanmamış ve teknik imkânları yetersiz bir yerde çalışan hekimden sürekli daha kaliteli hizmet beklerken kendimize şu soruyu sormalıyız:

Hekimimize ve sağlık çalışanlarımıza mesleklerini bütün bilgi ve becerileriyle, severek ve huzur içinde yapabilecekleri ortamı sağladık mı?

Milyonlarca metrekarelik hastanelerin mimarisine, teknolojisine ve konforuna gösterdiğimiz özeni, neden insanın sağlık sistemiyle ilk karşılaştığı yere de göstermeyelim?

SAĞLIKLI YAŞAM HEKİMLİĞİ AYRI BİR HEKİMLİK ALANI OLMALIDIR

Bu değişim yalnızca binaların tabelalarını değiştirmekle gerçekleştirilemez. Yeni bir hekimlik yaklaşımına ihtiyaç vardır. Bunun adı Sağlıklı Yaşam Hekimliği, bu alanda görev yapan hekimlerin adı da Sağlıklı Yaşam Hekimi olmalıdır.

Bu, yalnızca yeni bir unvan değildir. Sağlıklı Yaşam Hekimliği; aile hekimliği ve birinci basamak birikimini esas alan, koruyucu sağlık ve uzun dönemli sağlık yönetimi bakımından güçlendirilmiş, eğitim programı, görev tanımı, yetki sınırları ve yeterlilikleri açıkça belirlenmiş bir model olmalıdır.

Sağlıklı Yaşam Hekimi yalnızca kendisine gelen hastanın şikâyetini dinleyip reçete yazan veya hastayı başka bir kuruma sevk eden hekim olmayacaktır. Sorumluluğundaki kişileri sağlıklıyken tanıyacak; sağlık haritalarını, ailesel ve genetik risklerini izleyecek; periyodik kontrollerini yönetecek ve hastalıkları mümkün olduğunca ortaya çıkmadan veya erken evrede belirleyecektir.

Hastalık ortaya çıktığında gerekli ilk değerlendirmeyi ve tanı sürecini başlatacak, yetkinliği ve merkezin imkânları içindeki ayaktan tedaviyi yönetecek, gerektiğinde ilgili uzmanla görüşecek ve yalnızca ihtiyaç hâlinde hastayı ikinci ya da üçüncü basamağa yönlendirecektir.

Sağlıklı Yaşam Hekimliği eğitiminde koruyucu sağlık, erken tanı, ayaktan tanı ve tedavi, laboratuvar sonuçlarının değerlendirilmesi, temel görüntüleme, beslenme, fiziksel hareket, kronik hastalık risk yönetimi, çocuk ve yaşlı sağlığı, ağız ve diş sağlığı farkındalığı, ruhsal ve sosyal sağlık ile uzun dönem sağlık verilerinin değerlendirilmesi yer almalıdır.

Çünkü hastalıkların uzmanları olduğu gibi, insanı sağlıklı tutmanın ve sağlıklı yaşlanmayı yönetmenin de uzmanı olmalıdır.

BİRİNCİ BASAMAK YALNIZCA DİNLEYEN VE SEVK EDEN BİR YER OLMAMALIDIR

Birinci basamağı yalnızca koruyucu sağlık hizmeti veren, hastayı dinleyen ve üst basamağa gönderen küçük bir sağlık birimi olarak tarif etmiyoruz. Tam tersine, birinci basamak güçlü bir koruyucu sağlık, ilk tanı, ayaktan tedavi ve izlem merkezi olmalıdır.

Vatandaş Sağlıklı Yaşam Merkezine geldiğinde, hastaneye gitmesini gerektirmeyen işlemlerin mümkün olan en geniş bölümü burada tamamlanabilmelidir. Merkezlerde nüfusun ihtiyacına ve hizmet kapasitesine göre:

- Kan ve idrar örnekleri alınabilmeli, temel laboratuvar sonuçları hızlı biçimde elde edilebilmeli,

- EKG, tansiyon ve ritim izlemi ile solunum fonksiyon testleri yapılabilmeli,

- Tıbbi gereklilik, eğitimli personel ve güvenlik şartları sağlandığında efor testi ve temel ultrasonografi gibi tetkikler uygulanabilmeli,

- Ağız ve diş sağlığı koruma ve yönlendirme hizmetleri sunulmalı,

- Beslenme, fiziksel hareket ve sağlıklı yaşam danışmanlığı verilmeli,

- Tarama, erken tanı, aşılama ve kronik hastalık izlemi aynı sistem içinde yürütülmelidir.

Bu hizmetler tek bir hekimin omzuna yüklenmemeli; Sağlıklı Yaşam Hekiminin koordinasyonunda hemşire, ebe, diş hekimi, diyetisyen, psikolog, fizyoterapist, laboratuvar personeli ve ihtiyaç duyulan diğer mesleklerden oluşan ekip tarafından verilmelidir. Tetkik ve işlemler de yalnızca yetkili ve eğitimli personel tarafından, tıbbi gereklilik ve hasta güvenliği esas alınarak yapılmalıdır.

Sağlıklı Yaşam Hekimi bütün verileri değerlendirdikten sonra üç temel karardan birini verebilmelidir:

1. Kişi birinci basamakta izlenebilir veya ayaktan tedavi edilebilir.

2. Yataklı tedavi, girişim ya da cerrahi için ikinci basamak hizmetine ihtiyaç vardır.

3. İleri uzmanlık, yüksek teknoloji, multidisipliner değerlendirme, eğitim ve araştırma altyapısı gerektiren bir üçüncü basamak hizmetine ihtiyaç vardır.

İşte bizim tarif ettiğimiz güçlü birinci basamak budur.

ÜÇ SAĞLIK HİZMETİ BASAMAĞININ GÖREVLERİNİ NETLEŞTİRELİM

1. BASAMAK: KORUYUCU SAĞLIK, İLK TANI, AYAKTAN TEDAVİ VE İZLEM

Birinci basamağın merkezi Sağlıklı Yaşam Merkezleri olmalıdır. Vatandaşın sağlık haritası burada oluşturulmalı; sağlıklı yaşam takibi, periyodik kontroller, taramalar, aşılama, risk değerlendirmesi, erken tanı, kronik hastalık izlemi ve tıbben uygun ayaktan tedaviler burada yürütülmelidir.

Amaç, birinci basamakta güvenle çözülebilecek sağlık ihtiyaçlarını burada karşılamak; üst basamağa ihtiyaç duyan hastayı ise doğru zamanda, doğru branşa ve doğru kuruma yönlendirmektir.

DOĞUMDAN ÖLÜME KESİNTİSİZ SAĞLIK TAKİBİ

DAŞCI Sağlık Modelinde birinci basamak, yalnızca hastalanan vatandaşın başvurduğu bir poliklinik sistemi olmayacaktır. Sağlıklı Yaşam Merkezlerinin temel görevi; bireyi ve aileyi üreme sağlığından başlayarak gebelik, doğum, lohusalık, bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinde kesintisiz biçimde takip etmek olacaktır.

Bu nedenle Sağlıklı Yaşam Merkezleri, yalnızca bireysel muayene yapılan kuruluşlar olarak değil, ailenin ve bütün yaşam dönemlerinin sağlık takibini yürüten merkezler olarak yapılandırılmalıdır. Böylece “Sağlıklı Yaşam Merkezi” ortak adı korunurken, merkezin aile sağlığına ve yaşamın bütün evrelerine ilişkin görev alanı da açıkça tanımlanmış olacaktır.

ÜREME SAĞLIĞI VE GEBELİK ÖNCESİ HAZIRLIK

Üreme sağlığı hizmetleri birinci basamağın temel görevlerinden biri olmalıdır. Çocuk sahibi olmayı planlayan bireylerin ve çiftlerin gerekli sağlık değerlendirmeleri yapılmalı; ailesel ve genetik riskler, kronik hastalıklar, kullanılan ilaçlar, beslenme durumu, bağımlılıklar, bulaşıcı hastalıklar ve gebeliği etkileyebilecek diğer riskler birlikte değerlendirilmelidir.

Anne ve baba adaylarına sağlıklı gebelik, beslenme, gerekli vitamin ve mineral desteği, genetik danışmanlık, aşılar ve gebelik öncesinde dikkat edilmesi gereken konularda bilgi verilmelidir. Risk tespit edildiğinde, gebelik oluşmadan önce ilgili uzmanlık dallarına yönlendirme yapılmalı ve sonuç Sağlıklı Yaşam Hekimi tarafından takip edilmelidir.

GEBELİK, DOĞUM VE LOHUSALIK TAKİBİ

Gebelik tespit edildiği andan itibaren anne adayı sistem tarafından aktif biçimde takip edilmelidir. Gebelik kontrolleri, gerekli tetkik ve taramalar, anne ile bebeğin gelişimi, beslenme, gebelikte ortaya çıkabilecek riskler ve doğuma hazırlık süreci Sağlıklı Yaşam Merkezi tarafından koordine edilmelidir.

Riskli gebelik belirlendiğinde vatandaşın kendi imkânlarıyla hastane ve uzman araması beklenmemelidir. Merkez, gerekli kadın hastalıkları ve doğum uzmanına veya ilgili hastaneye yönlendirmeyi yapmalı; randevu, sevk, sonuç ve tedavi sürecini de izlemelidir.

Doğumun nerede, hangi basamakta ve hangi şartlarda gerçekleştirileceğine ilişkin tıbbi planlama, gebelik boyunca elde edilen veriler üzerinden ilgili uzmanlık birimleriyle birlikte yapılmalıdır. Birinci basamağın görevi doğumu hastanenin görev alanından almak değil; gebelik öncesinden doğuma, doğumdan eve dönüşe kadar hiçbir aşamada anne ve bebeğin sağlık sisteminin takibinden çıkmamasını sağlamaktır.

Doğumdan sonra sistem yeniden sıfırdan başlamamalıdır. Gebelik boyunca oluşan sağlık verileri anne ve bebeğin kayıtlarıyla devam etmeli; lohusalık dönemi, annenin fiziksel ve ruhsal sağlığı, emzirme, beslenme, aile planlaması ve bebeğin gelişimi birlikte takip edilmelidir. Doğum sonrası depresyon gibi anne ve aile sağlığını etkileyebilecek durumlar da erken dönemde belirlenmeli ve gerekli destek sağlanmalıdır.

BEBEKLİKTEN YAŞLILIĞA TEK SAĞLIK ZİNCİRİ

Bebeğin doğumuyla birlikte kişisel Sağlık ve Gelişim Haritası açılmalıdır. Büyüme ve gelişme, yenidoğan taramaları, aşılama, beslenme, ağız ve diş sağlığı, görme, işitme, zihinsel ve sosyal gelişim ile gerekli diğer koruyucu sağlık hizmetleri yaşa uygun programlarla sürdürülmelidir.

Çocukluk dönemindeki sağlık verileri ergenliğe; ergenlik dönemi yetişkinliğe; yetişkinlik dönemi de yaşlılığa aktarılmalıdır. Ergenlikte bedensel ve ruhsal gelişim, bağımlılıklardan korunma ve üreme sağlığı eğitimi; yetişkinlikte çalışma hayatı, kronik hastalık riskleri ve sağlıklı yaşam; yaşlılıkta ise bağımsız yaşamın korunması, düşme ve kırılma riskleri, beslenme, ilaç kullanımı, hafıza, evde bakım ve sosyal destek ihtiyacı birlikte izlenmelidir.

Böylece vatandaşın sağlık geçmişi birbirinden kopuk muayenelerden oluşmayacak; üreme sağlığından gebeliğe, doğumdan çocukluğa ve oradan yaşamın sonuna kadar devam eden tek bir sağlık zinciri hâline gelecektir.

Sağlıklı Yaşam Merkezlerinin temel anlayışı şu olmalıdır:

Gebeliği bekleyen değil, gebelik öncesinde başlayan,

Doğumla biten değil, anne ve bebeği doğumdan sonra da takip eden,

Hastayı bekleyen değil, insanı sağlıklıyken bulan,

Üreme sağlığından yaşamın sonuna kadar bireyi ve aileyi izleyen birinci basamak sağlık sistemi.

2. BASAMAK: UZMANLIK HİZMETLERİ, YATAKLI TEDAVİ, GİRİŞİM VE CERRAHİ

Birinci basamakta çözülemeyen, uzmanlık değerlendirmesi gerektiren veya tanısı yeterince belirlenmiş olmakla birlikte yatış, girişimsel işlem ya da ameliyat gerektiren hasta ikinci basamağa geçmelidir.

Uzmanlık poliklinikleri, yataklı servisler, ameliyathaneler ve girişimsel işlemler bu basamakta yoğunlaşmalıdır. Koroner anjiyografi gibi tanısal ve girişimsel boyutu bulunan işlemler ile balon ve stent uygulamaları; gerekli uzmanlık, ekip, güvenlik ve teknoloji altyapısına sahip ikinci basamak veya özellikli merkezlerde gerçekleştirilmelidir.

3. BASAMAK: İLERİ UZMANLIK, YÜKSEK TEKNOLOJİ, EĞİTİM VE ARAŞTIRMA

Üçüncü basamak, dev bir genel poliklinik merkezi olmaktan çıkarılmalıdır. Nadir ve karmaşık hastalığı bulunan; birinci ve ikinci basamakta tanı veya tedavisi tamamlanamayan; multidisipliner değerlendirme, ileri uzmanlık veya yüksek teknoloji gerektiren; özellikli cerrahi, organ nakli, kompleks kanser tedavisi ve benzeri ileri sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyan hastalar burada değerlendirilmelidir.

Eğitim ve araştırma hastaneleri ile üniversite hastanelerinin bilimsel araştırma, eğitim ve nitelikli insan gücü yetiştirme görevleri de bu yapıda gerçek karşılığını bulmalıdır.

Kısacası:

Birinci basamak, sağlığı korur; ilk tanıyı koyar; uygun ayaktan tedaviyi ve uzun dönem izlemi yürütür.

İkinci basamak, uzmanlık değerlendirmesi ile yatış, girişim ve cerrahi gerektiren hastayı tedavi eder.

Üçüncü basamak, ileri uzmanlık ve yüksek teknoloji gerektiren karmaşık vakaları araştırır ve tedavi eder; eğitim ve bilim üretir.

ŞEHİR HASTANELERİNİ HANGİ HASTALAR İÇİN KULLANIYORUZ?

Şehir hastanelerimize bu görev dağılımı açısından bakalım. Ankara’daki Etlik ve Bilkent şehir hastaneleri; milyon metrekareyi aşan kapalı alanları, binlerce yatağı, çok sayıda polikliniği, ameliyathanesi ve yoğun bakım yatağıyla Türkiye’nin önemli sağlık yatırımlarıdır.

Biz bu yatırımlara karşı değiliz. İleri tıp için gerekiyorsa daha iyilerini de yapalım. Ancak şu soruları da sormalıyız:

Bu hastanelere başvuran vatandaşlarımızın kaçı gerçekten ikinci veya üçüncü basamak hastasıdır? Kaçının tanısı konulamamıştır? Kaçı ileri araştırma, yüksek teknoloji, yataklı tedavi, girişim veya cerrahi için oradadır? Kaçı birinci basamakta çözülebilecek bir sağlık ihtiyacı nedeniyle bu büyük hastanelerin polikliniklerine gelmektedir?

Güçlü Sağlıklı Yaşam Merkezlerimiz olsaydı bu insanların kaçı yaşadığı bölgeden ayrılmadan tanı ve tedavi sürecini tamamlayabilirdi?

Bu soruların cevaplarını ortaya koyan veriler düzenli biçimde yayımlanmalıdır. Veri yoksa üretilmelidir. Çünkü ölçmediğimiz bir sağlık sistemini doğru planlayamayız.

YATIRIMI, ALANI VE İNSAN KAYNAĞINI BİRLİKTE ÖLÇELİM

Şehir hastanelerinde polikliniklere ve ayaktan sağlık hizmetlerine, yataklı tedaviye, ameliyathanelere, yoğun bakımlara, ileri tanı ve tedaviye, eğitim ve araştırmaya ayrılan alanları ayrı ayrı değerlendirelim. Ardından aynı şehirde, vatandaşın yaşadığı mahallelerde birinci basamağa ayırdığımız nitelikli sağlık alanlarını hesaplayalım.

Yalnızca metrekareyi değil; yatırımı, teknolojiyi, hekim ve sağlık personeli sayısını, hasta başvurusunu, tetkik sayısını, sevk oranını, tedavi sonucunu ve kişi başına harcamayı da basamaklar arasında karşılaştıralım. Böylece sağlık politikamızın ağırlığının nerede olduğunu ve kaynakların ihtiyaca uygun kullanılıp kullanılmadığını daha açık görebiliriz.

SAĞLIK ARSALARINI GELECEĞİMİZ İÇİN KORUYALIM

Şehirlerimizde geçmişte sağlık hizmetleri için ayrılmış arsalar bulunmaktadır. Bu alanların atıl bırakılmasına veya başka ticari ve farklı kullanımlara dönüştürülmesine izin vermek yerine, geleceğin Sağlıklı Yaşam Merkezleri için korunmasını sağlamalıyız.

Yeni şehir planlarında Sağlıklı Yaşam Merkezi alanları başlangıçta ayrılmalıdır. Planlama yalnız nüfusa göre değil; yaş dağılımı, hastalık yükü, ulaşım süresi, engelli erişimi, göç ve bölgesel ihtiyaçlar dikkate alınarak yapılmalıdır.

O bölgede kaç insan yaşayacak? Kaç Sağlıklı Yaşam Hekimine, diş hekimine, hemşireye ve diğer sağlık çalışanlarına ihtiyaç duyulacak? Hangi laboratuvar ve görüntüleme altyapısı kurulacak? Vatandaş merkeze en fazla ne kadar sürede ulaşacak?

Bunların tamamı mahalle daha kurulurken hesaplanmalıdır. Önce insanın nerede ve hangi şartlarda yaşayacağına bakılmalı, sonra sağlık sistemi onun çevresinde kurulmalıdır.

SAĞLIK AĞIZDAN BAŞLIYORSA SİSTEM DE EVLİKİK,GEBELİK DOĞUM VE  ÇOCUKLUKTAN BAŞLAMALI

Ağız ve diş sağlığını birinci basamak sağlık hizmetlerinin temel unsurlarından biri hâline getirelim ve takibi çocuklukta başlatalım.

Okul öncesinden ve ilkokul birinci sınıftan itibaren bütün çocuklarımız düzenli ağız ve diş sağlığı izlemine alınmalıdır. İlk dönemde diş sağlığı ekipleri okullara planlı programlarla gitmeli; çocuklara düzenli eğitim, koruyucu uygulama ve risk değerlendirmesi sunmalıdır. Muayene ve tedavi sıklığı ise her çocuk için bilimsel rehberlere ve belirlenen risk düzeyine göre planlanmalıdır.

Çocuklara yalnızca dişleri çürüdükten sonra tedavi vermeyelim; çürüğü ve diş eti hastalıklarını oluşmadan önleyelim. Ağız ve diş sağlığı kayıtları, çocuğun genel sağlık haritasının ayrılmaz bir parçası olsun.

GENÇ DİŞ HEKİMLERİMİZİ KAYBETMEYELİM

Bugün çok sayıda genç diş hekimi mezun oluyor. Özel ağız ve diş sağlığı kuruluşlarının sayısı artarken genç meslektaşlarımızın bir bölümü çok düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalabiliyor.

Bunu yalnızca bugünün istihdam meselesi olarak görmeyelim. Sağlık insan gücü uzun vadeli planlanmalıdır. Bugün yetiştirdiğimiz insan gücünü doğru kullanamazsak yarın gençler bu mesleği tercih etmekten uzaklaşabilir; bugün fazlalık olarak gördüğümüz insan kaynağı gelecekte eksikliğe dönüşebilir.

Bir tarafta yetişmiş genç diş hekimlerimiz, diğer tarafta koruyucu ağız ve diş sağlığı hizmetine ihtiyaç duyan milyonlarca çocuğumuz varsa devlet bu iki kaynağı doğru bir sağlık politikasıyla buluşturmalıdır.

Genç diş hekimlerimizi, adil ve güvenceli çalışma şartlarıyla Sağlıklı Yaşam Merkezlerinde ve okul ağız-diş sağlığı programlarında değerlendirelim. Hem nitelikli istihdam oluşturalım hem de çocuklarımızın gelecekteki sağlık harcamalarını azaltacak koruyucu sağlık yatırımını bugünden yapalım.

HER VATANDAŞIN KİŞİSEL SAĞLIK HARİTASI OLMALI

Sağlık sistemi hastayı beklememeli; insanı sağlıklıyken tanımalı ve takip etmelidir. Her vatandaş için mahremiyet, veri güvenliği ve açık yetki kuralları korunarak kişisel bir Sağlık Haritası oluşturulmalıdır.

Sisteme ilk kez alınan her vatandaş için ilk yıl iki ayda bir olmak üzere altı kapsamlı sağlık kontrolü yapılmalıdır. Bu kontroller yalnızca kan tahlilinden ibaret olmamalı; muayene, gerekli laboratuvar ve görüntüleme incelemeleri, ağız ve diş sağlığı, beslenme, kilo ve hareket durumu, ruhsal ve sosyal sağlık, yaşam ve çalışma şartları ile ailesel ve genetik risklerin değerlendirilmesini kapsamalıdır.

İlk yıl elde edilen verilerle kişinin temel sağlık durumu ve riskleri belirlendikten sonra kontrol sıklığı kişiye özel planlanmalıdır. Risk durumuna göre takip sayısı yılda beş, dört veya üç kontrole indirilebilmeli; sağlıklı ve düşük riskli kişilerde dahi yılda en az iki düzenli kontrol sürdürülmelidir. Gebeler, bebekler, çocuklar, yaşlılar, kronik hastalığı bulunanlar ve yüksek riskli kişiler için ise bilimsel gerekliliğe göre daha sık takip uygulanmalıdır.

Böylece kişinin ailesel ve genetik riskleri, kronik hastalık eğilimleri, gerekli laboratuvar değerleri, ağız ve diş sağlığı, beslenmesi, kilosu, fiziksel hareketliliği, üreme sağlığı, ruhsal ve sosyal durumu ile yaşam ve çalışma şartları bir bütün olarak değerlendirilir.

Hekim, kişi her başvurduğunda onu baştan tanımaya çalışmaz. Hekim insanı tanır; sistem, kişinin izni ve hukukî güvenceler içinde sağlığını süreklilikle takip eder.

İLAÇ REÇETESİNDEN ÖNCE SAĞLIKLI YAŞAM REÇETESİ

Her vatandaşın sağlık değerlendirmesinin sonunda yalnızca hastalandığında kullanacağı ilaç reçetesi değil, kişiye özel bir Sağlıklı Yaşam Reçetesi de olmalıdır.

Bu reçetede kişinin nasıl besleneceği, ne kadar hareket edeceği, hangi kontrolleri ne zaman yaptıracağı, hangi risklerden uzak duracağı, ağız ve diş sağlığı için ne yapacağı ve yaşına, mesleğine, gelir şartlarına ve kişisel risklerine göre nelere dikkat edeceği açıkça belirtilmelidir.

Ancak vatandaşa yalnızca “sağlıklı beslen, hareket et, sağlıklı yaşa” demekle devletin görevi bitmez. Sağlıklı yaşam önerileri uygulanabilir olmalı; gerekli gıdaya, güvenli çevreye, hareket alanlarına ve sağlık hizmetlerine erişemeyen vatandaş için sosyal politikalar devreye girmelidir. Çalışabilecek durumda olan vatandaşın üretime ve istihdama katılabileceği imkânlar da oluşturulmalıdır.

Çünkü sağlık; eğitimden, gıdadan, tarımdan, çevreden, istihdamdan, gelirden ve sosyal politikalardan ayrı düşünülemez.

SAĞLIK HAKKI VARSA SAĞLIĞI KORUMA SORUMLULUĞU DA OLMALIDIR

Burada kişinin kontrolü dışında gelişen hastalıklardan söz etmiyoruz. Genetik ve doğuştan gelen hastalıklar, kazalar, meslek hastalıkları, ruhsal hastalıklar, bağımlılığın hastalık boyutu ve kişinin iradesi dışında ortaya çıkan sağlık sorunları sosyal devletin güvencesi altında olmalıdır.

Üzerinde durduğumuz konu; zararları bilimsel olarak ortaya konmuş tütün ve tütün ürünleri, alkol ile uyuşturucu ve benzeri bağımlılık yapıcı maddelerin kullanımının oluşturduğu önlenebilir sağlık riskleri ve ilave maliyetlerdir.

Bu ürünleri kullanan hiç kimse sağlık hizmetinden mahrum bırakılamaz. Bağımlılık gelişmişse kişinin tedaviye erişimi ayrıca güvence altına alınmalıdır. Bununla birlikte sağlık giderlerini toplum olarak ortaklaşa karşılıyorsak, önlenebilir ilave risklerin finansmanında adaletin nasıl sağlanacağı da bilimsel, hukukî ve toplumsal yönleriyle tartışılmalıdır.

Bu kapsamda öncelikle tütün, alkol ve benzeri ürünlerden alınan vergilerin belirli bir bölümünün koruyucu sağlık ve bağımlılıkla mücadele programlarına ayrılması; sosyal güvenlik finansmanında risk oluşturan davranışlara ilişkin modellerin ise ancak Anayasa’daki eşitlik, ölçülülük, kişisel verilerin korunması ve sağlık hizmetine erişim ilkelerine uygun olarak değerlendirilmesi gerekir.

Olası bir ilave prim veya risk katkı payı modeli; yoksulluğu cezalandırmamalı, hastalık ile iradî davranışı birbirine karıştırmamalı, tedaviyi geciktirmemeli ve sağlık hizmetine erişimi engellememelidir. Objektif ölçütlere, bağımsız bilimsel değerlendirmeye ve açık itiraz yollarına dayanmalıdır.

Devletin görevi daha fazla bedel almak değil, insanı yeniden sağlıklı yaşama kazandırmaktır. Sigara, alkol veya uyuşturucu bağımlılığından kurtulmak isteyen vatandaşa ücretsiz ve etkili bırakma ve tedavi programları sunulmalı; programa katılım ve başarı teşvik edilmelidir.

DAŞCI Sağlık Modelinde temel denge açıktır:

Herkese sağlık güvencesi,

Herkese koruyucu sağlık hizmeti,

Herkese sağlıklı yaşam ve bağımlılıktan kurtulma desteği,

Önlenebilir risklerin azaltılmasında devlete, topluma ve bireye düşen sorumlulukların adaletli biçimde paylaşılması.

HASTAYI BEKLEYEN DEĞİL, SAĞLIĞI YÖNETEN DEVLET

İlaç, tıbbi cihaz, hastane, ameliyathane ve ileri teknoloji gereklidir. Bunların Türkiye’de üretilmesi, sanayimizin gelişmesi ve istihdam oluşturması da son derece önemlidir. Ancak sağlık sisteminin varlık nedeni daha fazla ilaç tüketmek, daha fazla tıbbi cihaz kullanmak veya hastaneleri daha fazla hastayla doldurmak değildir. Sağlık sisteminin varlık nedeni insanı sağlıklı yaşatmaktır.

Büyük hastanelerimizi gerçek görevleri için kullanalım. İkinci basamağımızı uzmanlık hizmetleri, yataklı tedavi, girişim ve cerrahi için; üçüncü basamağımızı ileri uzmanlık, yüksek teknoloji, eğitim ve araştırma için güçlendirelim. Sağlık sisteminin temelini ise insanın yaşadığı yerde kuralım.

Vatandaş yürüyerek Sağlıklı Yaşam Merkezine ulaşabilsin. Sağlıklı Yaşam Hekimini tanısın; hekimi ve sağlık ekibi de onu tanısın. Üreme sağlığından gebeliğe, doğumdan çocukluğa, yetişkinlikten yaşlılığa kadar sağlık zinciri kesintisiz devam etsin. Sağlık Haritası oluşturulsun, Sağlıklı Yaşam Reçetesi hazırlansın. Hastalık mümkünse ortaya çıkmadan önlensin; ortaya çıkmışsa erken tanı konsun. Ayaktan tedavi edilebiliyorsa yaşadığı yerde tedavi edilsin. Uzmanlık, yatış, girişim veya cerrahi gerekiyorsa ikinci basamağa; ileri uzmanlık, yüksek teknoloji, multidisipliner değerlendirme ya da araştırma gerekiyorsa üçüncü basamağa yönlendirilsin.

O zaman sağlık sistemimizin başarısını yalnızca “Kaç hastane yaptık?”, “Kaç yatak açtık?” veya “Kaç milyon muayene yaptık?” sorularıyla ölçmeyiz. Sağlık politikasının en önemli sorusunu da sorarız:

“Kaç insanımızın hastalanmasını önledik ve kaç insanımızın daha uzun süre sağlıklı yaşamasını sağladık?”

Çünkü gerçek sağlık politikası hastane kapısında başlamaz; insanın yaşadığı yerde, henüz sağlıklıyken başlar.