Türkiye sağlık alanında son yıllarda önemli yatırımlar yaptı. Hastanelerimiz büyüdü, sağlık teknolojilerinin kullanımı arttı, tıbbi cihaz pazarı gelişti ve yerli üretim daha fazla konuşulmaya başlandı.

Ancak artık şu soruyu açıkça sormamız gerekiyor:

Tıbbi cihaz üretiminden sağlık ekonomisine, mal ve hizmet tedarikinden sağlık yönetimine kadar yıllardır aynı başlıkları konuşuyorsak; eksiklik yalnızca mevzuatta mı, yoksa yönetim ve temsil sistemimizin çalışma biçiminde mi?

Çünkü karşımızda kurum eksikliği bulunan bir Türkiye yok.

Bakanlıklarımız var. Kurumlarımız var. Kanunla kurulmuş kamu ve yarı özerk yapılarımız var. Ticaret ve sanayi odalarımız var. Bunların altında meslek komiteleri var. Sektörel derneklerimiz, federasyonlarımız ve diğer sivil toplum kuruluşlarımız var.

Kongreler, çalıştaylar, sektör toplantıları ve istişare toplantıları yapılıyor.

Fakat özel sektörün yıllardır dile getirdiği tedarik, ödeme, fiyatlandırma, yerlileşme, kamu alımları, finansmana erişim, mevzuat ve bürokrasi başlıklarının önemli bir bölümü hâlâ gündemimizdeyse burada hepimizin kendisini sorgulaması gerekir.


TEMSİL ETMEK, SADECE TOPLANTIYA KATILMAK DEĞİLDİR

Ticaret ve sanayi odalarının meslek komiteleri neden kuruldu?

Sektörel sivil toplum kuruluşları neden var?

Özel sektörün karşılaştığı uygulama problemlerini tespit etmek, bunları doğru verilerle ortaya koymak, ilgili kamu kurumlarına çözüm önerileri sunmak ve sonuçlarını takip etmek için.

Dolayısıyla mesele yeni bir dernek, yeni bir komite veya yeni bir kurul kurmak değildir.

Mesele mevcut yapıların ne kadar sonuç ürettiğidir.

Bir konu yıllarca farklı toplantılarda tekrar tekrar anlatılıyor fakat uygulamada karşılığı oluşmuyorsa yalnızca kamuyu eleştirmek kolaycılık olur.

Kamu kadar sektör temsilcileri de kendisine şu soruyu sormalıdır:

Biz hangi konuyu takip ettik, hangi öneriyi mevzuata dönüştürdük, hangi uygulamanın değişmesini sağladık ve sektör adına ölçülebilir hangi sonucu elde ettik?

Yıllarca aynı başlıkları konuşup bir arpa boyu yol alamıyorsak temsil sistemimizi de yeniden değerlendirmek zorundayız.

 
YERLİ ÜRETİMİ KONUŞACAKSAK ÖNCE DOĞRU ÖLÇMELİYİZ

 Mevcut Sağlık Bakanımızın yerli üretim ve yerli ürün kullanımına yönelik verdiği mesajları son derece kıymetli buluyorum. Bugüne kadar görev yapan sağlık bakanlarımız içerisinde yerli üretimin geliştirilmesi ve kullanımının artırılması konusunda en açık mesajları veren dönemlerden birini yaşadığımızı düşünüyorum.

Ancak burada önemli bir veri problemiyle karşı karşıyayız.

Bir firmanın resmî sistemlerde üretici olarak kayıtlı bulunması ile Türkiye’de fiilen yaptığı üretim, ürünün yerlilik oranı ve Türkiye’de oluşturduğu katma değer aynı şey değildir.

İthalat ağırlıklı faaliyet gösterdiği hâlde belirli ürünlerde üretici kaydı bulunan firmalar olabilir. Bu firmaların tamamının doğrudan ve aynı ölçüde yerli üretici olarak değerlendirilmesi, Türkiye’nin gerçek üretim kapasitesinin ve yerli ürünlerin gerçek pazar payının doğru görülmesini güçleştirebilir.

Bu nedenle yalnızca “Kaç üreticimiz var?” diye sormak yeterli değildir.

Şunları da ölçmeliyiz:

Türkiye’de hangi ürün gerçekten üretiliyor? Hammaddenin ne kadarı yerli? Ürünün katma değerinin ne kadarı Türkiye’de oluşuyor? Firmanın esas faaliyeti üretim mi, ithalat mı? Kamu ve özel sağlık kuruluşlarının tıbbi cihaz tüketiminin ne kadarı gerçek anlamda yerli üretimden karşılanıyor?

Bunun için ithalatçı, üretici, ithalatçı-üretici ve yüksek yerli katma değer sağlayan üretici ayrımının açık ve ölçülebilir kriterlerle yapılması gerekir.

Çünkü yanlış veya eksik veri üzerine doğru sanayi politikası kurulamaz.


SATIN ALMA, TEDARİK VE SAĞLIK EKONOMİSİ AYNI POLİTİKANIN PARÇALARIDIR

Tıbbi cihaz ve sağlık hizmetlerinde yaptığımız önemli hatalardan biri; satın alma politikasını, tedarik politikasını ve sağlık ekonomisini birbirinden ayrı alanlar gibi değerlendirmektir.

Oysa bunların üçü de aynı sistemin parçalarıdır ve tek bir bütüncül sağlık ekonomi ve tedarik politikası içerisinde yönetilmelidir.

Kamu hangi ürünü, hangi teknik şartlarla, hangi miktarda, hangi yöntemle, hangi fiyatla ve hangi ödeme vadesiyle satın alacağını belirlediği anda yalnızca bir satın alma işlemi gerçekleştirmiş olmaz.

Aynı zamanda tedarik zincirini, sağlık harcamalarını, stok seviyelerini, finansman ihtiyacını, yerli üreticinin yatırım kararını, sanayinin geleceğini ve nihayetinde sağlık hizmetinin sürdürülebilirliğini etkiler.

Bu nedenle;

Satın alma politikası aynı zamanda tedarik politikasıdır.

Tedarik politikası aynı zamanda sağlık ekonomisi politikasıdır.

Sağlık ekonomisi politikası da üretim ve sanayi politikasından bağımsız düşünülemez.

Aslında satın alma bir sonuç ve uygulama aracıdır. Asıl oluşturulması gereken politika; sağlık ekonomisi, tedarik güvenliği ve üretim politikasını aynı hedefte buluşturan ortak bir sistemdir.

Türkiye’nin sorusu yalnızca;

“En ucuza nasıl satın alırız?”

olmamalıdır.Asıl sorumuz;

“Hastanın ihtiyacını doğru zamanda ve kesintisiz karşılayan, kamu kaynaklarını verimli kullanan, tedarik güvenliğini sağlayan ve aynı zamanda Türkiye’nin yerli üretim gücünü geliştiren sürdürülebilir bir sistemi nasıl kurarız?”olmalıdır.

 

Çünkü en ucuz satın alma her zaman en ekonomik satın alma değildir.

Ucuz alınan fakat kullanılamayan ürün ekonomik değildir.

Depoda bekleyen ürün ekonomik değildir.

İhtiyaçtan fazla alınan ürün ekonomik değildir.

Sürekli arıza yapan cihaz ekonomik değildir.

Servis ve yedek parçası bulunamayan cihaz ekonomik değildir.

Tedarik edilemediği için sağlık hizmetini aksatan ürün de ekonomik değildir.

Dolayısıyla sağlık ekonomisinde gerçek maliyet yalnızca satın alma fiyatı değil, ürünün sağlık sistemine toplam maliyetidir.

TIBBİ CİHAZI SADECE SATIN ALMA KALEMİ OLARAK GÖREMEYİZ

Tıbbi cihaz politikası yalnızca Sağlık Bakanlığının veya yalnızca sanayicinin konusu değildir.

Bir cihazın hammaddesinden Ar-Ge’sine, belgelendirmesinden üretimine, hastaneye girişinden hekimin kullanımına, geri ödeme sisteminden bakım ve teknik servisine, yedek parçasından ekonomik ömrünün sonuna kadar uzanan büyük bir ekosistem vardır.

Bu nedenle kamu bir ürünün satın alma şartlarını belirlediğinde aslında yalnızca ihale yapmaz; Türkiye’de hangi üretim modelinin yaşayacağını da önemli ölçüde belirler.

Fiyat politikası üreticiyi sürdürülemez noktaya getiriyorsa sanayileşme zarar görür.

Ödeme vadeleri uzuyorsa finansman maliyeti ürün fiyatına yansır.

İhale şartnameleri rekabeti daraltıyorsa kamu daha pahalıya satın alabilir.

Yerli üretici pazara giremiyorsa yatırım, teknoloji, istihdam ve ülkemizin üretim kabiliyeti kaybedilebilir.

Bu nedenle sağlık ekonomisi, tedarik politikası ve tıbbi cihaz sanayisi aynı masada planlanmalıdır.


HEKİMİN VE SAĞLIK ÇALIŞANININ OLMADIĞI SAĞLIK PROJESİ EKSİKTİR

Bir başka temel yanlışımız ise sağlık politikalarının zaman zaman sahadan yeterince yararlanmadan merkezi olarak tasarlanmasıdır.

Yıllardır söylüyoruz: Sağlık hizmetinin merkezinde hasta, hastanın başında ise hekim ve sağlık çalışanı vardır.

Bir sistemi Ankara’da tasarlayabilirsiniz.

Yazılımını yaptırabilirsiniz.

Yönetmeliğini hazırlayabilirsiniz.

Bütçesini ayırabilirsiniz.

Ancak o sistemi her gün uygulayacak hekimi, hemşireyi, teknisyeni ve diğer sağlık çalışanlarını tasarım aşamasına dahil etmezseniz kâğıt üzerinde mükemmel görünen sistem sahada çalışmayabilir.

Bunun örneklerini defalarca yaşadık.

Buna rağmen yeni projelerde aynı yöntemi tekrarlayıp farklı sonuç beklemek doğru değildir.

Hekime hazırlanmış sistemi anlatmak başka, sistemi hekim ve sağlık çalışanıyla birlikte hazırlamak başkadır.

Bizim ihtiyacımız ikincisidir.

Sağlık hizmeti sunumunda çalışan insanların dahil olmadığı bir sağlık projesinin başarılı olmasını beklemek gerçekçi değildir.

MASANIN DÖRT AYAĞI OLMALI

Yeni dönemde sağlık, sağlık ekonomisi ve tıbbi cihaz politikalarının dört temel tarafla birlikte oluşturulması gerektiğine inanıyorum:

Kamu + Sağlık Çalışanları + Sanayi/Tedarikçiler + Üniversiteler/Bilim Dünyası.

Bunların yanında hastayı ve toplumun ihtiyaçlarını temsil eden yapıların görüşleri de sistemin doğal parçası olmalıdır.

Kamu düzenlemeyi ve finansmanı bilir.

Hekim ve sağlık çalışanı uygulamayı ve hastanın gerçek ihtiyacını bilir.

Sanayici ve tedarikçi üretimin, teknolojinin, maliyetin ve tedarik zincirinin gerçeklerini bilir.

Üniversite bilimsel gelişmeyi, Ar-Ge’yi ve geleceğin teknolojisini ortaya koyar.

Bunlardan herhangi birini masadan kaldırdığınızda sistem eksik kalır.


KURUMLARI DEĞİL, ÇALIŞMA MODELİNİ YENİDEN DÜŞÜNELİM

Türkiye’nin yeni kurullardan, yeni komitelerden ve sürekli yeni organizasyonlardan önce mevcut yapılarını sonuç üretebilir hâle getirmeye ihtiyacı vardır.

Her kurum kendi görev alanındaki konuları yıllık olarak ortaya koymalı; sektör temsilcileri yalnızca görüş bildiren değil, araştıran, veri üreten, çözüm önerisi hazırlayan ve sonuçlarını takip eden yapılar hâline gelmelidir.

Toplantının başarısı kaç kişinin katıldığıyla değil, bir sonraki toplantıya kadar kaç konunun çözüldüğüyle ölçülmelidir.

Her yıl sonunda kamu ve sektör birlikte şu soruların cevabını verebilmelidir:

Neredeydik?

Ne hedefledik?

Ne yaptık?

Ne kadarını başardık?

Neyi başaramadık ve neden?

Gelecek yıl ne yapacağız?

Gerçek hesap verebilirlik budur.

ORTAK AKIL, ORTAK PLANLAMA, ORTAK SORUMLULUK

Artık sağlık sisteminde yalnızca merkezden sahaya gönderilen kararlar değil, sahadan merkeze ulaşan bilgi ve tecrübe de karar mekanizmasının temel unsuru olmalıdır.

Üreticiyi dinlemeden üretim politikası, hekimi dinlemeden sağlık hizmeti politikası, tedarikçiyi dinlemeden tedarik sistemi, sağlık çalışanını dinlemeden hastane yönetimi, sağlık ekonomisini hesaba katmadan satın alma politikası oluşturulmamalıdır.

Bunun karşılığında özel sektör ve sivil toplum kuruluşları da yalnızca eleştiren taraf olmaktan çıkmalı; araştıran, veri üreten, proje hazırlayan, takip eden ve aldığı sorumluluğun hesabını veren yapılara dönüşmelidir.

Çünkü;

Ortak akıl olmadan ortak planlama,

ortak planlama olmadan ortak uygulama,

ortak uygulama olmadan ortak başarı olmaz.

Türkiye’nin tıbbi cihazda güçlü bir üretici, sağlıkta sürdürülebilir bir hizmet sunucusu ve sağlık teknolojilerinde bölgesel bir merkez olabilecek insan kaynağı, sanayi altyapısı ve sağlık tecrübesi vardır.

Eksik olan birbirinden habersiz çalışan yapıların sayısını artırmak değil, mevcut bilgi ve tecrübeyi aynı hedef etrafında buluşturabilmektir.

Belki de artık sormamız gereken soru şudur:

Yeni bir kurum daha mı kuracağız, yeni bir komite daha mı oluşturacağız, yeni bir toplantı daha mı yapacağız; yoksa mevcut kurumları, hekimi, sağlık çalışanını, sanayiciyi, tedarikçiyi ve bilim dünyasını aynı hedef etrafında buluşturup gerçekten sonuç mu üreteceğiz?

Benim tercihim nettir:

Ortak aklı kuralım, ortak planlamayı yapalım, görevleri paylaşalım, sonucu birlikte ölçelim.

Ve artık satın almayı yalnızca ihale, tedariki yalnızca mal temini, sağlık ekonomisini yalnızca bütçe olarak görmeyelim.

Üretimden tedarike, satın almadan kullanıma, sağlık ekonomisinden hasta sonucuna kadar tamamını tek bir sistem olarak yönetelim.

Çünkü sağlıkta başarı, masada alınan kararla değil; üretim hattında, hastanede, hastanın yatağının başında ve nihayetinde insanımızın aldığı sağlık hizmetinin kalitesiyle ölçülür.

Mustafa DAŞCI