Türkiye’de siyasetin diline baktığımda gördüğüm tablo beni üzüyor. İktidar ile muhalefet birbirini dinlemekten uzaklaşıyor. Söylenen sözler sertleşiyor, karşılıklı suçlamalar çoğalıyor. Vatandaş ise geçimini kolaylaştıracak, geleceğini güvenceye alacak, ülkeyi geliştirecek çözümler bekliyor.
Tartışmak, farklı düşünceleri ortaya koymayı ve birbirinin
gerekçesini dinlemeyi gerektirir. Çatışmada ise karşısındakini susturmak,
itibarsızlaştırmak ve yenmek öne çıkar. Benim itirazım, siyasetin bu çatışma
diline teslim olmasınadır.
Muhalefet hayat pahalılığını, paranın alım gücündeki kaybı,
işçinin, memurun ve emeklinin geçim sıkıntısını eleştiriyor. Bu konulardaki
eleştirilerin önemli bir bölümünü ben de haklı buluyorum. İnsanların yaşadığı
sıkıntıları dile getirmek elbette muhalefetin görevidir.
Ancak ülkeyi yönetmeye talip olanların sorumluluğu burada
bitmez.
“Biz geldiğimizde maaşları artıracağız” diyorsunuz. Peki,
hangi kaynakla artıracaksınız? Üretimi nasıl büyüteceksiniz? Kamu
harcamalarında hangi düzenlemeleri yapacaksınız? Artan gelirin fiyat artışları
karşısında erimesini nasıl önleyeceksiniz? Tarımda, sanayide, eğitimde ve
sağlıkta hangi uygulamaları değiştireceksiniz?
Ben bu soruların anlaşılır, hesaplanabilir ve uygulanabilir
cevaplarını duymak istiyorum.
Elbette plan ve proje hazırlayan, eleştirisinin yanında
çözümünü ve kaynak önerilerini anlatan muhalefet partileri de var. Muhalefetin
tamamını aynı kefeye koymuyorum. Bu çabaların hakkını teslim etmek gerekir.
Ancak benim izlediğim siyasi söylemlerde, muhalefetin çoğunluğunda eleştirinin
ve sert üslubun çözümün önüne geçtiğini görüyorum.
Burada kastettiğim, bir parti programında yazılı hedeflerin
bulunması değildir. Bir siyasi lider, eleştiri yaptığı konuşmada kendi
alternatifini de halka anlatabilmelidir.
“Siz bunu böyle yapıyorsunuz; biz şu yöntemle
değiştireceğiz. Şu kaynaktan gelir sağlayacağız, şu harcamayı azaltacağız, şu
yatırımla üretimi ve istihdamı artıracağız” diyebilmelidir.
Maaşı artıracağını söylüyorsa kaynağını, vergiyi
azaltacağını söylüyorsa oluşacak gelir açığını nasıl karşılayacağını
açıklamalıdır. Önerisinin takvimini, sorumlusunu ve beklenen sonucunu ortaya
koymalıdır.
Eleştiri yaptığınız kürsü, çözümünüzü anlatacağınız kürsü de
olmalıdır.
Beni en çok üzen ise siyasi tartışmalarda plan ve
projelerden çok, sert sözlerin seçmen tarafından ilgi görmesidir.
Bazen bir siyasetçi, taraftarının karşı tarafa söylemek
isteyip söyleyemediği sözleri yüksek perdeden söylediği için takdir görüyor.
Bağırması, meydan okuması, ağır ifadeler kullanması güç göstergesi sayılıyor.
“Ağzının payını verdi” deniliyor; fakat ülkenin hangi sorununa nasıl çözüm
getirdiği ikinci planda kalıyor.
Elbette bütün vatandaşları aynı şekilde değerlendirmiyorum.
Ancak sertliği ödüllendiren siyasi alışkanlıklarımızı da sorgulamamız
gerektiğine inanıyorum.
Rakibini susturmak, vatandaşı refaha kavuşturmak değildir.
Bir konuşmanın çok alkışlanması, o konuşmada uygulanabilir bir çözüm bulunduğu
anlamına gelmez.
Vatandaş olarak bizim de sorumluluğumuz var. Desteklediğimiz
siyasetçiye de “Kaynağın nedir, planın nedir, ne zaman yapacaksın?” diye
sorabilmeliyiz. Başka bir siyasi görüşün doğru önerisini, yalnızca karşı
taraftan geldiği için görmezden gelmemeliyiz.
Sert söylemi ödüllendirirsek siyasetçiler seslerini
yükseltir. Bilgiyi, projeyi ve hesap verebilirliği önemsersek bunlara daha
fazla emek vermelerini isteriz. Siyasetin dilini biraz da seçmenin beklentisi
şekillendirir.
İktidarın sorumluluğu da en az bunun kadar büyüktür.
Devleti yönetenlerin kamuoyuyla paylaşamayacağı bazı
bilgilere ve değerlendirmelere sahip olabileceğini kabul ederim. Bir kararın,
dışarıdan göremediğimiz gerekçeleri bulunabilir. Fakat bu ihtimal, alınan her
kararı kendiliğinden doğru yapmaz. Yönetimin görevi, kararlarının gerekçesini
mümkün olan açıklıkla anlatmak ve sonuçlarının hesabını vermektir.
Özellikle dış politika, millî güvenlik ve ülkenin iç
dengelerini etkileyebilecek stratejik konularda muhalefetle düzenli bir
bilgilendirme ve istişare zemini kurulmalıdır. Gizlilik gerektiren bilgiler
uygun kapalı toplantılarda ele alınabilir.
Muhalefetin bilgilendirilmesi, hükümetin karar yetkisini
ortadan kaldırmaz. Ülkenin meselelerini daha geniş bir siyasi sorumluluk içinde
değerlendirmeye yardımcı olur. Dışarıya karşı birlik ve beraberlik, içeride
konuşabilen ve birbirini dinleyebilen bir siyasetle güçlenir.
Devlet yönetme tecrübesi, farklı görüşlerle aynı masaya
oturabilmeyi de gerektirir. Görüşmek için her konuda anlaşmak gerekmez. Zaten
istişarenin değeri, farklı düşünceleri dinleyerek daha doğru karar
verebilmektir.
Bugün kullanılan dil, yarın kurulması gereken görüşme
masasını daha bugünden zorlaştırıyor. Birbirine ağır sözler söyleyen
siyasetçiler, ülkenin ihtiyacı olduğunda nasıl yan yana gelecek?
Eleştiri yapılmalıdır; ancak eleştiren de eleştirilen de
yeniden birbirinin yüzüne bakabileceği bir dil kullanmalıdır.
Muhalefette ayrıca sorguladığım bir liderlik meselesi var.
Bir siyasi partinin genel başkanı olarak ülkeyi yönetmeye
talip oluyorsunuz. Fakat Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldiğinde halkı bir
araya getirecek başka bir isim arıyorsunuz.
Ortak aday belirlemek elbette siyasi bir tercih olabilir.
Parti genel başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı adaylığı farklı sorumluluklardır.
Fakat başka bir kişinin toplumu daha iyi birleştireceğine, ülkeyi daha iyi
yöneteceğine inanıyorsanız, o kişinin parti yönetimindeki sorumluluğunu da
neden tartışmıyorsunuz?
Benim sorguladığım, liderlik iddiası ile yönetme sorumluluğu
arasındaki tutarlılıktır. Liderlik, yalnızca makamı elde tutmakla açıklanamaz.
Halkın güvenini kazanmak, bir program ortaya koymak ve o programın
sorumluluğunu üstlenmek gerekir.
Ben de yalnızca eleştirmekle yetinmek istemiyorum. Daşcı
modelini bu nedenle somut önerilerle anlatıyorum.
Daşcı Seçim Modeli’nde seçmen, oyunu kime verdiğini açıkça
bilmelidir. Aday bir siyasi partiyle ya da bağımsız olarak seçime katılabilir.
Parti amblemi siyasi aidiyeti gösterirken vatandaşın tercihi doğrudan adaya
yönelmelidir. Adayın seçilebilirliğini halkın güveni belirlemelidir.
Milletvekili adayı, aday olabilmek için partiye para
yatırmaya veya kampanyasını yürütebilmek için iş insanlarının ekonomik
desteğine bağımlı kalmamalıdır. Eşit ve şeffaf seçim hizmetleriyle
denetlenebilir bir finansman düzeni kurulmalıdır. Seçilmiş kişi, halka karşı
sorumluluğunu özgürce yerine getirebilmelidir.
Eğitimde de açık bir önerimiz var: Bütün liseleri, güçlü bir
temel eğitimin yanında öğrenciye meslek kazandıran okullara dönüştürmek.
Gençlerimiz lise diplomasıyla birlikte bir beceri, üretme
yeteneği ve mesleki yeterlilik edinmelidir. Üniversiteye devam edecek öğrenci
de çalışma hayatına katılacak öğrenci de öğrendiğini uygulayabilmelidir.
Temel eğitim Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde yürütülürken
meslek ve ihtisas eğitimi, ilgili bakanlıkların, üniversitelerin ve sektörün
ortak planlamasıyla şekillenmelidir. Kontenjanlar gerçek insan kaynağı
ihtiyacına göre belirlenmeli; teori ile uygulama eğitim boyunca birlikte
ilerlemelidir.
Bunun için önce eğiticileri, atölyeleri, laboratuvarları ve
uygulama yapılacak işletmeleri hazırlamak gerekir. Öğrenciyi sahaya göndermek
tek başına eğitim değildir. Sorumlu eğitici, açık öğrenme hedefi ve yeterlilik
ölçümü bulunmalıdır.
Eğitim, üretim ve istihdam arasındaki bağ güçlendirildiğinde
refahı artırmanın zemini de güçlenir. Maaş artışı vaatlerinin yanında, o geliri
sürdürecek üretim düzeni kurulmalıdır.
Bizim önerilerimiz de tartışılabilir, eleştirilebilir ve geliştirilebilir.
Beklentim, herkesin çözümünü ortaya koyması, kaynağını anlatması ve nasıl
uygulayacağını açıklamasıdır. Ortak akıl böyle oluşur.
Hem iktidar hem muhalefet halkın karşısına plan ve
projelerle çıkmalıdır. Halk da tercihini bu projelerin uygulanabilirliğini
sorgulayarak, yapılan işleri ve sonuçlarını değerlendirerek yapmalıdır.
Bu ülkenin birbirine bağıran siyasetçilerden çok, birbirini
dinleyerek çözüm üreten yöneticilere ihtiyacı var. Biz vatandaşların da o
çözümleri araması, sorgulaması ve desteklemesi gerekiyor.