Listenin 12. bölümüne geldik. Rolling Stone her güncellemesinde sıralamayı epey değiştirse de bu 500 albümün müzik dünyasındaki ağırlığı pek azalmıyor.

Bu bölümde de hem türlerin birbirine karıştığı hem de prodüksiyon tarafında ders niteliğinde işlerin çıktığı albümlere bakıyoruz. Lafı uzatmadan sıradaki albümleri incelemeye başlayalım.

Önceki durağı kaçıranlar varsa 👇🏻

Bölüm 11: Rolling Stone’a Göre Gelmiş Geçmiş En İyi 500 Albüm

390. Pixies - Surfer Rosa

Pixies'in 1988'de yayımladığı Surfer Rosa, doksanlardaki alternatif rock akımının fitilini ateşleyen çok kilit bir albüm. İşin mutfağında yapımcı Steve Albini var ve o çiğ tarzını kaydın her köşesine işlemiş. Albini cilalı işlerden o kadar uzak duruyordu ki Kim Deal'ın vokallerini doğal bir yankı yakalamak için stüdyonun tuvaletinde kaydetmeyi tercih etti. Black Francis'in sürreal sözleri ve yüksek perdeli vokalleri Bone Machine gibi parçalara yön verirken Gigantic şarkısında Kim Deal'ın o sakin sesi devreye girip çok net bir tezat oluşturuyor. Hepimizin bildiği Where Is My Mind? parçasında akustik başlayıp aniden sertleşen yapı da grubun meşhur sessiz-gürültülü formülünün en sade hali. Kurt Cobain'in yıllar sonra Nirvana'yı kurarken sürekli bu plağı referans alması ve sırf bu yüzden Albini ile çalışması hiç tesadüf değil. Stüdyo hilelerine bulaşmadan kirli gitarlarla bütün bir rock jenerasyonuna ilham veren son derece özgün bir iş.

389. Mariah Carey - The Emancipation of Mimi

Mariah Carey'nin 2005 yılında çıkardığı The Emancipation of Mimi, kariyerinin en sönük döneminin ardından yaptığı o büyük geri dönüşü simgeliyor. Glitter fiyaskosu ve beklentilerin altında kalan birkaç işten sonra herkes onun devrinin kapandığını düşünürken o stüdyoya girip en yakınlarının ona seslendiği 'Mimi' takma adıyla tüm kontrolü eline aldı. İşin mutfağında Jermaine Dupri ve The Neptunes gibi R&B dünyasının ağır topları var. Birlikte Carey'nin sesini o eski ağır baladlardan çıkarıp çok daha modern ve ritmik bir yapıya oturttular. Hepimizin bildiği We Belong Together parçasındaki performansıyla sadece listeleri altüst etmekle kalmadı aynı zamanda vokallerindeki o gücü de hiç kaybetmediğini kanıtlamış oldu. Geçmişin pürüzsüz pop yıldızı imajını bir kenara bırakıp hip-hop kültürüyle kendi yeteneğini harika dengelediği, oldukça kararlı ve net bir geri dönüş kaydı.

388. Aretha Franklin - Young, Gifted and Black

Aretha Franklin'in 1972 yılında yayımladığı Young, Gifted and Black, sanatçının sanatsal kontrolü tam anlamıyla eline aldığı ve gospel köklerine en çok yaklaştığı dönemlerden birini yansıtıyor. İşin mutfağında Jerry Wexler, Tom Dowd ve Arif Mardin gibi oldukça sağlam bir yapımcı kadrosu var ama stüdyodaki asıl patron piyanosunun başında aranjmanlara yön veren Aretha'nın ta kendisi. Nina Simone'un sivil haklar hareketine marş olmuş o meşhur parçasını albüme isim olarak seçmesi, dönemin politik iklimindeki o gururlu duruşunu çok net gösteriyor. The Beatles'ın The Long and Winding Road veya Elton John'un Border Song gibi popüler parçalarını bile kendi soul süzgecinden geçirip tamamen başka bir forma sokmayı başarıyor. Kendi yazdığı Day Dreaming gibi parçalarda ise o yumuşak ve sakin R&B tınısını duyuyoruz. Hem vokaliyle hem de usta işi piyano çalımıyla soul müziğin standartlarını belirleyen çok olgun bir kayıt.

387. Radiohead - In Rainbows

Radiohead'in 2007 yılında internet üzerinden 'ne istersen onu öde' modeliyle yayımladığı In Rainbows, sadece dağıtım şekliyle sektörü sarsmakla kalmayan, grubun müzikal anlamda da en sıcak hissettiren işlerinden biri. İşin arka planında aslında yıllarca süren stüdyo tıkanıklıkları ve çöpe atılan sayısız kayıt seansı var. En sonunda yapımcı Nigel Godrich ile tekrar bir araya gelip eski bir malikaneye kapandılar ve önceki albümlerin o dijital soğukluğunu bir kenara bırakarak yeniden gitarlara, organik davullara sarıldılar. 15 Step parçasındaki karmaşık ritimler veya Weird Fishes/Arpeggi'de iç içe geçen gitar akorları, grubun elektronik müzik tecrübesini canlı enstrümanlarla ne kadar pürüzsüz harmanladığını gösteriyor. Albümü kapatan Videotape ise sadece birkaç sade piyano vuruşu ve alttan alta yürüyen gizli ritmiyle o meşhur melankoliyi dinleyiciye çok net geçiriyor. Grubun alıştığımız paranoyak ve gergin tavrından sıyrılıp şaşırtıcı derecede samimi bir ton yakaladığı son derece ince işlenmiş bir stüdyo kaydı.

386. J Dilla - Donuts

J Dilla'nın 2006 yılında yayımladığı Donuts, hip-hop tarihinin arkasında en dokunaklı hikayeyi barındıran kayıtlarından biri. Albümün büyük bir kısmı Dilla'nın nadir görülen bir kan hastalığı tedavisi gördüğü günlerde hastane yatağında kaydedildi. Yanında stüdyo ekipmanları yerine sadece ufak bir sampler cihazı ve küçük bir pikap vardı. Tamamen enstrümantal olan bu plakta 31 kısa parçanın birbirine nasıl pürüzsüzce eklendiğini duyuyoruz. Klasik altyapı üretme kalıplarına hiç bulaşmadan eski soul ve R&B plaklarından aldığı ses örneklerini kesip biçerek onlara bambaşka bir yön vermiş. Hastalık sürecinde mikrofona geçip rap yapmak yerine seçtiği şarkılardaki vokalleri ince ince işleyerek arkadaşlarına ve ailesine üstü kapalı mesajlar gönderiyor. Workinonit veya Last Donut of the Night gibi işlere kulak verdiğinizde ölüme bu kadar yaklaşmış bir müzisyenin ortaya çıkardığı o sıcak ritimleri hissetmek epey yoğun bir tecrübe. Vefatından sadece üç gün önce yayımlanan bu çalışma, prodüksiyon masasını başlı başına bir enstrümana çeviren çok samimi bir veda mektubu.

385. Ramones - Rocket to Russia

1977 çıkışlı üçüncü albümleri Rocket to Russia, Ramones'un o meşhur üç akorlu punk formülünü en parlak ve pop müziğe en yakın hale getirdiği kayıt. İşin mutfağında grubun davulcusu Tommy Ramone ve Tony Bongiovi var. İlk iki albümdeki o pasaklı garaj soundunun üzerine bu kez stüdyoda biraz daha temiz bir işçilik eklemişler. Zaten bütçeleri hala epey kısıtlı ama surf rock türüne duydukları sevgiyi bu kayıtta çok daha net hissediyorsunuz. Rockaway Beach ve Sheena Is a Punk Rocker gibi parçalar The Beach Boys melodilerinin hızlandırılmış ve kirli gitarlara bulanmış halleri gibi tınlıyor. Teenage Lobotomy ise grubun sözlerindeki o garip mizah anlayışını en iyi yansıtan işlerden biri. Kayıt sürecinin hemen ardından davulcu Tommy gruptan ayrılıp yola sadece yapımcı koltuğunda devam etmeyi tercih etti. Bu durum plağı orijinal dörtlünün bir arada çaldığı son stüdyo albümü yapıyor. Punk müziğin sadece gürültüden ibaret olmadığını, akılda kalıcı pop şarkılarıyla ne kadar iyi harmanlanabileceğini gösteren çok tempolu bir yarım saat.

384. The Kinks - The Kinks Are the Village Green Preservation Society

The Kinks'in 1968 yılında yayımladığı The Kinks Are the Village Green Preservation Society, o dönemin dünyayı saran hippi kültürüne ve saykodelik modasına sırtını tamamen dönen oldukça nostaljik bir kayıt. Grubun o yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde konser vermesi yasaklandığı için baş yazar Ray Davies içine kapanıp bütünüyle İngiliz geleneklerine ve kaybolmaya yüz tutmuş kırsal değerlere odaklanmıştı. Kayıt aşamasında dönemin uzun gitar soloları ve gürültülü efektleri yerine akustik gitarlar, klavsen ve mellotron kullanarak oldukça sakin bir atmosfer kurdular. Picture Book veya Do You Remember Walter? gibi parçalara kulak verdiğinizde Davies'in geçmişe, eski fotoğraf albümlerine ve yitip giden dostluklara duyduğu o tatlı özlemi anında alıyorsunuz. Piyasaya ilk sürüldüğünde ticari anlamda büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da zamanla kıymeti bilinip ciddi bir kült haline geldi. Bütün müzik dünyasının geleceğe odaklandığı bir dönemde kendi köy meydanına sahip çıkan, çok naif ama duruşu olan bir iş.

383. Massive Attack - Mezzanine

Massive Attack'in 1998 yılında çıkardığı Mezzanine, grubun ilk albümlerindeki o sıcak soul ve hip-hop tınılarını bir kenara bırakıp oldukça karanlık sulara daldığı bir kırılma noktası. İşin arka planında grup üyeleri arasında yaşanan ciddi stüdyo krizleri yatıyor. Robert Del Naja aranjmanlarda post-punk ve sert gitarlara ağırlık vermek isterken Andrew Vowles bu yeni yönelimden o kadar rahatsız oluyor ki kayıtlar bittikten kısa süre sonra grubu terk ediyor. Üyelerin çoğu zaman stüdyoda birbirini görmeden ayrı ayrı çalıştığı bu süreçteki gergin ve klostrofobik hava, albümün genelindeki o ağır paranoyaya doğrudan yansımış. Hepimizin iyi bildiği Teardrop parçasında Cocteau Twins solisti Elizabeth Fraser mikrofona geçiyor. İşin üzücü tarafı Fraser bu vokalleri yakın dostu Jeff Buckley'nin ani ölüm haberini aldığı günlerde büyük bir yas içindeyken kaydetmiş. Açılış şarkısı Angel'a kulak verdiğinizde ise Horace Andy'nin tekinsiz sesi ve üzerinize çöken karanlık bas yürüyüşleriyle albümün nasıl bir tecrübe sunacağını anında anlıyorsunuz. Doksanların sonundaki trip-hop etiketine sığmayı reddedip elektronik altyapıları çiğ gitarlarla çarpıştıran, yıllar geçse de o soğuk hissini hiç kaybetmeyen çok sağlam bir iş.

382. Tame Impala - Currents

Tame Impala'nın, yani aslında tek başına Kevin Parker'ın 2015 yılında yayımladığı Currents, o bildiğimiz saykodelik rock köklerinden kopup synth-pop ve disko sularına daldığı çok cesur bir yön değişimi. İşin mutfağında yine her zamanki gibi Avustralya'daki ev stüdyosuna kapanıp tüm enstrümanları kendisi çalan ve kaydeden bir Parker var. Bu değişimin arkasında yatan detay ise sanatçının bir gece dinlediği Bee Gees şarkılarındaki pop melodilerinin ne kadar güçlü olduğunu fark etmesiydi. Eski albümlerdeki o yoğun ve kirli gitarların yerini burada pürüzsüz sentezleyiciler ve dans ritimleri alıyor. Hepimizin duyduğu an tanıdığı The Less I Know the Better parçasındaki o meşhur bas yürüyüşünün aslında bir oktav pedalından geçirilmiş elektro gitar olması, onun prodüksiyon masasında ne kadar esnek davrandığını çok net gösteriyor. Albümü açan yaklaşık sekiz dakikalık Let It Happen ise kişinin değişime direnmemesi gerektiği fikrini yoğun elektronik bir altyapıyla harika sunuyor. Güvenli alanından çıkıp ana akım pop müziğin matematiğini kendi yalnızlığıyla harmanladığı, son on yılın en akıcı stüdyo mesailerinden biri.

381. Lynyrd Skynyrd - (Pronounced 'Lĕh-'nérd 'Skin-'nérd)

Lynyrd Skynyrd'ın 1973 yılında çıkardığı bu ilk stüdyo albümü, güney rock (southern rock) türünün anayasası niteliğinde. İşin mutfağında grubu Atlanta'da bir barda çalarken keşfedip stüdyoya sokan tecrübeli yapımcı Al Kooper var. Albümün o garip ismine ve grubun adına gelirsek lise yıllarında uzun saçlı öğrencilere taktığı kafayla bilinen katı beden eğitimi öğretmenleri Leonard Skinner'a yapılmış ironik bir gönderme olduğunu görüyoruz. Kooper stüdyoda grubun o barlarda pişen vahşi enerjisini alıp oldukça disiplinli bir rock sounduna dönüştürmüş. Hepimizin çok iyi bildiği Free Bird parçasının aslında konserlerde vokalist Ronnie Van Zant'in ses tellerini dinlendirmesi için gitarların uzatıldığı bir doğaçlama alanıyken stüdyoda ince ince işlenmiş bir marşa dönüşmesi bunun en iyi örneği. Kayıtlar sırasında grubun meşhur üçlü gitar hücumunun temelleri atılırken Simple Man ve Tuesday's Gone gibi parçalarda o güneyli sert imajın ardındaki melankoliyi de çok net hissettiriyorlar. İlk işleri olmasına rağmen ne istediklerini çok iyi bilen ve yıllarca sahnede çalmanın verdiği o sıkı uyumu stüdyo bantlarına kusursuz geçiren epey sağlam bir başlangıç.