Son dönemlerde Rekabet Kurulunun adını ve icraatlarını çok daha sık duymaya başladık.

Elbette rekabet korunmalıdır. Firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine, piyasayı paylaşmasına, rakiplerini dışlamasına veya tüketici aleyhine rekabeti ortadan kaldırmasına devlet seyirci kalmamalıdır.

Ancak sormamız gereken çok önemli bir soru bulunmaktadır:

Rekabet yalnızca özel sektörün kendi arasındaki ilişkilerinde mi korunacaktır?

Yoksa kamu, piyasanın en büyük alıcısı olarak satın alma gücünü kullanırken rekabeti ortadan kaldırabilecek uygulamalara yöneldiğinde de aynı hassasiyet gösterilecek midir?

Rekabet hukukunun gerçek anlamı ve adaleti tam da burada ortaya çıkar.

BIÇAĞIN İKİ TARAFI DA KESMELİ

Bugün özel sektörde iki firmanın konuşması, bilgi paylaşması veya geleceğe ilişkin ticari davranışlarını birlikte değerlendirmesi ciddi incelemelerin ve cezaların konusu olabilmektedir.

Rekabeti bozmak, fiyat belirlemek veya piyasayı paylaşmak amacıyla hareket eden firmalar elbette incelensin ve hukuka aykırı davranışlar varsa gerekli yaptırımlar uygulansın.

Ancak yalnızca konuşmanın sonucuna değil, firmaları bu konuşmayı yapmaya zorlayan şartlara da bakılmalıdır.

Firmalar neden bir araya gelmiştir?

Hangi ortak sorunlar onları konuşmaya mecbur bırakmıştır?

Kamu tarafından verilen hangi sözler ve taahhütler yerine getirilmemiştir?

Satın alma şartları sonradan mı değiştirilmiştir?

Ödeme vadelerine uyulmamış, fiyat farkı verilmemiş veya firmalara öngörmedikleri yeni yükümlülükler mi getirilmiştir?

Geçmişte verilen yerli ve millî üretimi destekleme sözleri uygulamada karşılık bulmamış mıdır?

Bunlar araştırılmadan yalnızca firmaların bir araya gelmiş olmasından hareketle hüküm vermek, meselenin nedenlerini görmeden sonuçları cezalandırmak anlamına gelebilir.

Özellikle yerli üreticiler, kamuya verdikleri taahhütleri yerine getirmek için yatırım yapmakta, fabrika kurmakta, personel çalıştırmakta, üretim kapasitesi oluşturmakta ve ürünlerini zamanında teslim etmeye çalışmaktadır.

Ancak kamu da kendi verdiği sözlere ve sözleşmelerdeki yükümlülüklerine aynı hassasiyetle uymalıdır.

Yerli üretici yatırım, üretim, kalite ve teslimat taahhüdünü yerine getirirken; kamu da zamanında ödeme, öngörülebilir fiyatlandırma, adil şartname ve yerli üretimi destekleme taahhütlerini yerine getirmelidir.

Taahhüt yalnızca üreticiyi bağlayan tek taraflı bir yükümlülük değildir.

Devletin güvenilirliği, verdiği sözlere ve imzaladığı sözleşmelere bağlı kalmasıyla güçlenir.

Firmalar, kamu tarafından yerine getirilmeyen taahhütleri, sürekli değiştirilen satın alma şartlarını, gerçek maliyetleri karşılamayan fiyatları ve sektörün geleceğini konuşmak için bir araya gelebilir. Ortak bir sorunu tartışmakla rekabeti bozmak amacıyla anlaşmak aynı şey değildir.

Elbette inceleme yapılsın. Ancak inceleme şu soruyla başlamalıdır:

“Bu firmalar ne konuştu?” sorusundan önce, “Bu firmaları konuşmaya mecbur bırakan sorunlar nelerdir?” sorusu da sorulmalıdır.

Konuşmanın sebebi araştırılmadan, kamu uygulamalarının bu sürece etkisi değerlendirilmeden ve tarafların tamamı dinlenmeden hüküm verilmesi adalet duygusunu zedeler.

Kamu, geçmişte gerçekleşmiş alım fiyatlarını toplamakta, bunların ortalamasını çıkarmakta ve sonraki satın almalarda bu rakamları referans veya rayiç bedel olarak kullanabilmektedir.

Buradaki kritik soru şudur:

Dünün gerçekleşmiş fiyatı, bugünün gerçek piyasa fiyatı mıdır?

Aradan geçen zamanda döviz kuru değişmiş olabilir.

Hammadde, enerji, işçilik, finansman ve lojistik maliyetleri yükselmiş olabilir.

Vergiler ve mevzuattan kaynaklanan yükümlülükler artmış olabilir.

Ürün geliştirilmiş, teknoloji değişmiş ve kalite standartları ağırlaşmış olabilir.

Bütün bunları dikkate almadan geçmiş satış fiyatlarını bugünkü alımlar için aşağı yönlü bir baskı aracına dönüştürürseniz bunun adı gerçekten rekabet olur mu?

Yoksa kamunun devasa satın alma gücü karşısında üreticinin ve satıcının sürekli daha düşük fiyat vermeye zorlandığı tek taraflı bir piyasa mı oluşur?

TEKLİF ALINAMAYAN İHALELERİN NEDENİ ARAŞTIRILIYOR MU?

Rekabet Kurumuna, Kamu İhale Kurumuna ve bütün kamu idarelerine soruyorum:

Yıllardır teklif alınamayan, yalnızca bir firmanın teklif verdiği, tekliflerin yaklaşık maliyet nedeniyle reddedildiği veya defalarca iptal edilerek yeniden yapılan alımların gerçek nedenleri araştırılıyor mu?

Bir ihaleye firmalar neden katılmıyor?

Yaklaşık maliyet piyasa şartlarının altında mı kalıyor?

Geçmiş fiyatlar, bugünün rayiç bedeli kabul edilerek firmalara ekonomik olarak karşılanamayacak fiyatlar mı dayatılıyor?

Teknik şartnameler belirli ürünleri veya firmaları mı işaret ediyor?

Katılım şartları gereğinden ağır mı hazırlanıyor?

Uzun ödeme vadeleri, teminat yükümlülükleri ve sözleşme hükümleri firmaların ihaleye girmesini ekonomik olarak imkânsız mı hâle getiriyor?

Fiyat farkı verilmeyen uzun süreli sözleşmelerde enflasyon ve döviz kuru riski tamamen üreticinin üzerine mi bırakılıyor?

Firmalar zarar edeceklerini bildikleri için mi teklif vermiyor?

Bunların tamamı rekabetle doğrudan ilgili sorulardır.

Rekabet yalnızca ihaleye katılan firmaların birbirleriyle konuşup konuşmadığını araştırmak değildir. Rekabetin neden hiç oluşmadığını araştırmak da gerçek bir rekabet politikasının parçası olmalıdır.

Bir ihalede teklif alınamadığında hemen firmalardan şüphelenmek ne kadar yanlışsa; idarenin hazırladığı şartnameyi, yaklaşık maliyeti, ödeme süresini ve satın alma yöntemini hiç sorgulamamak da o kadar yanlıştır.

TEKLİF YOKSA SADECE FİRMALAR DEĞİL, SİSTEM DE İNCELENMELİDİR

Yıllardır sağlık sektöründe benzer durumlarla karşılaşıyoruz:

İhale açılıyor, teklif gelmiyor.

İhale yenileniyor, yine teklif alınamıyor.

Bir firma teklif veriyor, fiyatı yüksek bulunuyor.

Yaklaşık maliyet güncellenmeden yeniden ihaleye çıkılıyor.

Sonunda ihtiyaç acil hâle geliyor ve başka satın alma yöntemlerine başvuruluyor.

Burada yalnızca firmaların davranışlarını incelemek yeterli değildir. İhalenin hazırlanma şekli, yaklaşık maliyet hesabı, teknik şartname, ödeme süresi, fiyat farkı uygulaması ve sözleşme yükümlülükleri birlikte değerlendirilmelidir.

Eğer yıllardır aynı ürünlerde teklif alınamıyorsa bu artık münferit bir olay değil, satın alma sisteminin yapısal sorunudur.

Rekabet Kurumunun görevi doğrudan her ihaleyi denetlemek olmayabilir. Ancak kamu alımlarındaki sistematik uygulamalar üretici sayısını azaltıyor, firmaları pazardan çekilmeye zorluyor ve uzun vadede rekabeti ortadan kaldırıyorsa Rekabet Kurumu da buna tamamen seyirci kalmamalıdır.

SÜREKLİ AYNI FİRMALARDAN ALIM YAPILMASI İNCELENİYOR MU?

Bir üniversite, hastane veya kamu kurumu yıllar boyunca aynı ürünleri sürekli aynı firmalardan satın alıyorsa bunun nedenleri araştırılıyor mu?

Elbette bir firma kaliteli ürünü, uygun fiyatı ve başarılı hizmeti nedeniyle tercih edilebilir. Ancak alımlar sürekli aynı firmaya yöneliyorsa şu sorular mutlaka sorulmalıdır:

Başka firmaların bu alımlardan haberi oluyor mu?

Alım duyuruları yeterli süreyle ve mümkün olan en geniş şekilde yayımlanıyor mu?

Teknik şartnameler yalnızca belirli bir ürünün veya firmanın katılabileceği şekilde mi hazırlanıyor?

Alımlar rekabet oluşmasını engelleyecek biçimde parçalara mı ayrılıyor?

Doğrudan teminler sürekli aynı firmalara mı veriliyor?

Alternatif ürünler ve tedarikçiler gerçekten araştırılıyor mu?

Teklif vermeyen firmalara neden katılmadıkları soruluyor mu?

Aynı kurumun aynı firmadan yaptığı alımlar yıllar itibarıyla bir bütün hâlinde inceleniyor mu?

Firmaların birbirleriyle ilişkisini incelemek ne kadar önemliyse kamu kurumlarının yıllarca aynı firmalardan alım yapmasının nedenlerini araştırmak da o kadar önemlidir.

Rekabet yalnızca firmalara “Aranızda konuştunuz mu?” diye sormak değildir. Kamu kurumuna da:

“Neden sürekli aynı firmadan alım yaptınız? Diğer firmalara gerçekten eşit fırsat verdiniz mi?”

diye sorulabilmelidir.

 

REKABETİN İLK ŞARTI DUYURUDUR

Bir kamu alımından yeterli sayıda firmanın haberi yoksa orada gerçek rekabetten söz edilemez.

Buna rağmen bazı üniversiteler ve kamu kurumları, alım ilanlarını ve duyurularını kamu alımlarını ücretsiz yayımlayan sektörel yayın kuruluşlarına göndermek istememektedir.

Burada açıkça sormamız gerekir:

Kamu alımlarını hiçbir ücret talep etmeden yayımlamaya ve binlerce firmaya duyurmaya hazır kuruluşlar varken üniversiteler neden bu imkândan yararlanmaz?

Bir alım duyurusunun daha fazla üreticiye, satıcıya ve hizmet sağlayıcıya ulaşmasından kim, neden rahatsız olur?

Alım daha geniş bir çevreye duyurulduğunda teklif sayısı artacak, alternatifler çoğalacak ve kamu daha uygun şartlarla alım yapabilecektir. Öyleyse alım duyurularını sınırlandırmanın kamu yararı nedir?

Bir taraftan “Yeterli teklif alınamadı, rekabet oluşmadı” denilirken diğer taraftan duyuruların ücretsiz olarak daha fazla firmaya ulaştırılmasının istenmemesi ciddi bir çelişkidir.

Kamu alımlarını yıllardır ücretsiz yayımlayan kuruluşlara karşı kapılar kapatılıyorsa rekabetin oluşmamasının bütün sorumluluğu firmalara yüklenemez.

BÜTÜN KAMU ALIMLARI MÜMKÜN OLDUĞUNCA YAYIMLANMALIDIR

Yalnızca büyük ihaleler değil, doğrudan teminler ve diğer alım yöntemleri de mümkün olduğu ölçüde önceden ve geniş biçimde duyurulmalıdır.

Doğrudan temin, duyurunun ve rekabetin tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelmemelidir.

Acil ve istisnai durumlar dışında bütün kamu alımları ortak bir veri sistemi üzerinden kamuoyuna açılmalıdır. Ücretsiz yayın yapan sektörel kuruluşların bu verilere eşit şartlarda ulaşması sağlanmalıdır.

Böylece daha fazla firma alımlardan haberdar olur, kamu daha fazla teklif alır ve sürekli aynı tedarikçilere yönelme ihtimali azalır.

Ayrıca tek teklif alınan, hiç teklif alınamayan, sürekli iptal edilen veya devamlı aynı firmaya verilen alımlar için otomatik bir erken uyarı sistemi kurulmalıdır.

Bu sistem hiçbir firmayı veya kamu görevlisini doğrudan suçlu ilan etmemeli; ancak tekrar eden durumların nedenlerinin araştırılmasını sağlamalıdır.

DEVLET, ÜCRETSİZ YAPILAN BİR İŞ İÇİN NEDEN YENİDEN MASRAF YAPIYOR?

Kamu alımlarını ücretsiz yayımlayan, firmalara ulaştıran ve rekabetin genişlemesine katkıda bulunan özel kuruluşlar varken devletin aynı hizmet için yeniden altyapı kurması, personel çalıştırması ve kamu kaynağı harcaması da sorgulanmalıdır.

Elbette EKAP gibi resmî sistemler; ilanların güvenliği, kayıt altına alınması, işlemlerin izlenmesi ve hukuki denetim bakımından gereklidir.

Ancak resmî sistem ile sektörel yayın kuruluşları birbirinin rakibi değildir.

Devletin sistemi resmî kaydı ve güvenceyi sağlar. Özel yayın kuruluşları ise bu duyuruların ilgili sektörlerde daha fazla üreticiye ve satıcıya ulaşmasına yardımcı olur.

Devletin görevi, özel kuruluşların kamu alımlarını ücretsiz yayımlamasını engellemek değil, kamu yararı doğrultusunda bu imkândan faydalanmaktır.

Özel sektörün ücretsiz ve başarılı biçimde yaptığı bir hizmeti devlet ayrıca yapıyorsa şu sorular cevaplandırılmalıdır:

Bu hizmetin devlete toplam maliyeti nedir?

Aynı sonuç daha düşük maliyetle elde edilebilir mi?

Mevcut özel yayın kuruluşlarından neden yararlanılmamaktadır?

Aynı hizmet için mükerrer harcama mı yapılmaktadır?

Kamu kaynakları gerçekten verimli kullanılmakta mıdır?

Devlet vatandaşından tasarruf isterken yaptığı her harcamanın gerekliliğini ve verimliliğini de açıklamalıdır.

DEVLET VATANDAŞIYLA REKABET EDEBİLİR Mİ?

Atatürk’ün devletçilik anlayışı, özel girişimi ortadan kaldıran veya devleti vatandaşın rakibi yapan bir anlayış değildir.

Bu anlayışın özü; vatandaşın gücünün yetmediği, özel sektörün yapamadığı ya da yeterli ve kârlı görmediği fakat ülkenin kalkınması için gerekli olan işleri devletin üstlenmesidir.

Atatürk’e ait olduğu kesinleştirilmemiş bir cümleyi doğrudan onun sözü gibi aktarmak yerine, bu anlayışı şöyle özetlemek daha doğru olacaktır:

Devlet, vatandaşın yapabildiği işi onun elinden almak için değil; vatandaşın yapamadığı veya ülke için gerekli olmasına rağmen özel girişim tarafından gerçekleştirilemeyen işleri yapmak için vardır.

Devlet ile vatandaş ekonomik bakımdan eşit iki rakip değildir.

Devletin mevzuat hazırlama, vergi toplama, izin verme, denetleme, ceza uygulama ve kamu kaynaklarını kullanma gücü bulunmaktadır. Bu kadar büyük yetkilere sahip olan devletin kendi vatandaşıyla aynı alanda rekabete girmesi adil bir yarış oluşturmaz.

Devlet hem hakem hem oyuncu olmamalıdır.

Vatandaş bir hizmeti ücretsiz, kaliteli ve kamu yararına uygun biçimde sunuyorsa devlet onu dışlamak yerine desteklemeli, kurallarını belirlemeli, denetlemeli ve hizmetinden yararlanmalıdır.

Devletin görevi girişimcisini ortadan kaldırmak değil, girişimci sayısını çoğaltmaktır.

TİCARET YAPAN BU DEVLETİN ZARARLISIMI?

Bazen uygulamalara baktığımda kendi kendime şu soruyu soruyorum:

Ticaret yapan insanlar bu devletin zararlısı mı?

Bir insan sermayesini riske atıyor.

Şirket kuruyor.

İşçi çalıştırıyor.

Vergi ve SGK primi ödüyor.

Üretiyor.

İthalat veya ihracat yapıyor.

Yeni teknoloji getiriyor.

Fabrika kuruyor.

İstihdam sağlıyor.

Kazandığını yeniden yatırıma dönüştürüyor.

Devletin vergi gelirlerine ve ülkenin ekonomik gücüne katkıda bulunuyor.

Bütün bunları yapan girişimciyi neden sürekli potansiyel suçlu gibi görelim?

Yanlış yapanın elbette karşısında duralım. Ancak ticaret yapmayı, ortak sorunları konuşmayı, sektörün geleceğini değerlendirmeyi ve birlikte çözüm aramayı suçla özdeşleştiren bir anlayışa da dönüşmemeliyiz.

Çünkü insanlar önce konuşmaktan, sonra yatırım yapmaktan, ardından üretmekten korkar. En sonunda da ticarete girmekten vazgeçer.

Cezadan korktuğu için konuşmayan, yatırım yapmayan ve risk almayan bir iş dünyasından güçlü bir ekonomi çıkmaz.

KPSS NEYE YETERLİLİK?

Bir başka meselemiz de kamu istihdamıdır.

Bugün gençlerimizin önemli bir bölümü gelecek güvencesini girişimcilikte, üretimde ve ticarette değil, kamuda arıyor ve KPSS’ye hazırlanıyor.

Ben de soruyorum:

Kamu Personel Seçme Sınavında ölçülen yeterlilik tam olarak hangi yeterliliktir?

Bir mühendisin mühendisliğini mi?

Bir ekonomistin ekonomiyi yönetme kabiliyetini mi?

Bir satın alma görevlisinin piyasa bilgisini mi?

Bir yöneticinin insan yönetme yeteneğini mi?

Bir kamu çalışanının üreticiyi, sanayiciyi ve ticaret hayatını anlayabilme kapasitesini mi?

Sınav elbette gereklidir. Adaletli kamu personeli seçiminde objektif ölçütlere ihtiyaç vardır. Ancak sınav başarısını mesleki liyakatin tamamı olarak görürsek yanılırız.

Kitaptan öğrenilen bilgi ile piyasanın içinde edinilen tecrübe aynı şey değildir.

Kamu satın alma birimlerinde görev yapanların yalnızca mevzuatı değil; üretim maliyetlerini, finansmanı, teknolojiyi, lojistiği ve piyasanın çalışma biçimini de bilmeleri gerekir.

DEVLETİN GÖREVİ CEZA VERMEK KADAR ÜRETİMİ KORUMAKTIR

Türkiye’nin girişimciye, üreticiye, ihracatçıya, yeni iş kuracak gençlere ve teknoloji geliştirecek sanayicilere ihtiyacı vardır.

Dolayısıyla devletin görevi yalnızca yanlış yapanı bulup cezalandırmak değildir. Doğru yapanın önünü açmak da devletin görevidir.

Rekabet Kurumu rekabeti korurken, Kamu İhale Kurumu ihale sistemini düzenlerken, Ticaret Bakanlığı ticareti geliştirirken, kamu idareleri alım yaparken, ticaret ve sanayi odaları da üyelerini temsil ederken şu temel soruyu sormalıdır:

Aldığımız karar Türkiye’de daha fazla insanın üretmesine, yatırım yapmasına ve ihracat gerçekleştirmesine mi yol açıyor; yoksa insanları ticaretten ve üretimden uzaklaştırıyor mu?

 

REKABET ADALET İSTER

Rekabet, herkesin birbirini ezmesi değildir.

Rekabet, adil şartlarda yarışabilmektir.

Özel sektör için kurallar varsa kamu da rekabetin ruhuna uygun davranmalıdır.

Üretici denetleniyorsa satın alma sistemi de sorgulanabilmelidir.

Satıcıdan şeffaflık bekleniyorsa alıcıdan da şeffaflık beklenmelidir.

Firmaların piyasa gücü denetleniyorsa kamunun devasa satın alma gücünün piyasa üzerindeki sonuçları da değerlendirilmelidir.

Firmaların teklifleri inceleniyorsa teklif alınamayan ihalelerin nedenleri de araştırılmalıdır.

Firmalara birbirleriyle konuşup konuşmadıkları soruluyorsa sürekli aynı firmadan alım yapan kamu kurumlarına da bunun nedeni sorulmalıdır.

Üniversiteler ve diğer kamu kurumları, alımlarını mümkün olan en geniş kitleye duyurmalıdır. Bu duyuruları ücretsiz yayımlayan kuruluşlardan yararlanılmalıdır.

Rekabet Kurumu, Kamu İhale Kurumu, Ticaret Bakanlığı, ilgili bakanlıklar, üniversiteler, kamu satın alma idareleri, ticaret ve sanayi odaları ile sektör temsilcileri ortak bir çalışma yürütmelidir.

Hiç teklif alınamayan, tek teklif verilen, sürekli aynı firmaya bırakılan ve devamlı iptal edilen alımlar ürün, kurum ve sektör bazında incelenmelidir.

İhaleye katılmayan firmalara neden teklif vermedikleri sorulmalı ve verilen cevapların gereği yapılmalıdır.

Çünkü gerçek rekabet yalnızca ihalenin sonunda kaç teklif bulunduğuyla ölçülmez. Rekabet; ihtiyaç belirlenirken, şartname hazırlanırken, yaklaşık maliyet hesaplanırken, alım duyurulurken, ödeme süresi düzenlenirken ve katılım koşulları oluşturulurken başlar.

Benim çağrım Rekabet Kurumuna, Kamu İhale Kurumuna, Ticaret Bakanlığına, bütün kamu satın alma idarelerine, üniversitelere, ticaret ve sanayi odalarına ve meslek kuruluşlarınadır:

Girişimciyi suçlu olarak değil, ülkenin ekonomik ortağı olarak görelim.

Yanlış yapanı cezalandıralım.

Rekabeti bozanın karşısında duralım.

Ancak üreticinin ve ticaret yapanın hakkını da koruyalım.

Devlet vatandaşının rakibi değil, önünü açan gücü olsun.

Çünkü ticaret yapan bu devletin düşmanı değildir.

Üreten, yatırım yapan, istihdam sağlayan, ihracat gerçekleştiren ve vergi ödeyen girişimci; güçlü devletin ekonomik temelidir.

Mustafa Daşcı