Can Dündar’ın Mamak üzerine bir konuşmasını dinledim. Alevilerden, laiklerden, devrimcilerden söz ederken Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Sayın Melih Gökçek’i de karşı tarafta konumlandıran bir anlatım kurduğunu düşündüm. Beni asıl düşündüren Mamak’ın hangi siyasi görüşe ait olduğu değil, aynı ülkenin vatandaşlarını birbirinin “karşı tarafı” olarak görmenin bizi nereye götürdüğüdür.
Bir mahallede Aleviler de Sünniler de, laikler de dindarlar da, sağcılar da solcular da yaşayabilir. Hiçbiri o mahallenin tek sahibi değildir. Siyasetçileri eleştirmek demokratik bir haktır; fakat farklı düşünen komşularımızı ötekileştirmek başka bir şeydir. Birbirimizi “bizden” ve “onlardan” diye ayırmaya başladığımızda, fikir tartışması kolayca düşmanlığa dönüşür.
12 Eylül 1980 öncesinde bunun acısını yaşadık. Sağcı ve solcu gençler karşı karşıya geldi; aileler evlatlarını kaybetti, hayatlar yarım kaldı. O yılların bütün olaylarını tek bir sebebe veya tek bir kesime bağlamıyorum. Ama bugün de sormamız gereken bir soru var: Büyük davalar anlatılırken en ağır bedeli neden çoğu zaman imkânı sınırlı ailelerin çocukları ödüyor? Gençlere mücadele çağrısı yapanlardan hangileri aynı bedeli kendi yakınları için de göze alıyor; hangileri gençlerin fedakârlığı üzerinden makamını, çevresini veya ekonomik gücünü büyütüyor?
Bir siyasi liderle yaptığım telefon görüşmesinde “Çankaya’da kimler yaşıyor?” diye sordum. “Vatandaşları sınıflandırıyor muyuz?” diye karşılık verdi. Elbette insanları adreslerine, gelirlerine veya verdikleri oya göre sınıflandırmayı doğru bulmam. Çankaya’da ekonomik imkânları güçlü yöneticilerin, yüksek gelirli çalışanların ve işverenlerin de yaşadığını anlattım. Sol düşünceye yakın olmak veya eşitliği savunmak yalnızca yoksullara özgü değil.
Sonra kendisine şunu söyledim: “Söylemlerinizle eylemleriniz aynı değil. Yoksulluğu anlatarak halkın oyunu istiyorsunuz; fakat sosyal adalet çağrısını yapanların kendi hayatında bu adaletin karşılığı da görülmeli.” Ekonomik durumu iyi olan bir insanın yoksulluğa duyarlı olmasına elbette itirazım yok. İtirazım, kendisi rahat bir hayat sürerken geçim sıkıntısı içindeki genci başka vatandaşlarla karşı karşıya getiren anlayışadır. Kendi çocuğu için istediği güvenli hayatı o genç için de istiyor mu?
İşçiyle işvereni birbirine düşman göstermeye çalışan kişinin kendisi de işveren veya güçlü bir ekonomik konuma sahip olabilir. Burada asıl ölçü, kişinin mal sahibi olması değildir. Eşitlik adına konuşan biri kendi gelirini, ekonomik ilişkilerini ve iş verdiği insanlara davranışını da aynı dürüstlükle değerlendirebiliyor mu? Başkalarından istediği fedakârlığı kendisi de üstleniyor mu? Halkın, yoksulluk söylemine inanıp inanmamaya karar verirken bu soruları sorması gerekir.
Yıllardır farklı görüşlerden insanlarla konuşmaya, fikirlerini dinlemeye ve gerektiğinde tartışmaya çalışıyorum. Samimiyetle çalışan, başkasının hakkını gözeten pek çok insan tanıdım. Fakat tartışmayı çatışma sayanlarla da karşılaştım. Oysa soru sormak düşmanlık değildir. Bir düşünce, kendisinden farklı olanı dinleyemiyorsa kendi doğruluğundan nasıl emin olabilir?
Laiklik de bu sınavdan geçmelidir. Laiklik yalnızca kendisine laik diyenin yaşayışını koruyorsa eksiktir. İnananın, inanmayanın ve farklı inananın özgürlüğünü birlikte koruduğunda anlam kazanır. Benim değerlendirmeme göre 2002’de başlayan AK Parti iktidarıyla, daha önce kamusal hayatta kısıtlandığını hisseden birçok insanın kendi inancıyla görünür olma imkânı genişledi. Bu yönüyle laikliğin herkese ait bir özgürlük olması gerektiğini yeniden düşünmemizi sağladı. Ancak bunu söylemek, hükümetin bütün uygulamalarını doğru bulduğum anlamına gelmez. Laikliğin gerçek ölçüsü, kimin iktidarda olduğuna bakmadan herkesin özgürlüğünü korumaktır.
Eşitlik ve adalet iddiası da aynı dürüstlükle sınanmalıdır. Yoksul gence yalnızca zengine öfkelenmeyi öğretmek, onun hayatını iyileştirmez. Emeğinin karşılığını alabileceği iş, eğitim ve üretim imkânı sunmak gerekir. Savunduğumuz model yoksulluğu gerçekten azaltıyor mu, yoksa yoksul insanın umudunu kendi gücümüze mi dönüştürüyor? Sosyal adalet isteyen vatandaş, önce bu fikri savunanların kendi çalışanlarına ve çevrelerindeki ihtiyaç sahiplerine nasıl davrandığına bakmalıdır.
Mustafa Daşcı