Yaz ayları geldiğinde ülkemizin dört bir yanından yükselen orman yangını haberleri hepimizin yüreğini yakıyor. Her yangından sonra aynı soruları soruyoruz: Kaç uçak vardı? Kaç helikopter havalandı? Müdahale neden gecikti?

Elbette bunlar önemlidir. Ancak asıl konuşmamız gereken konu, yangını çıktıktan sonra nasıl söndüreceğimiz değil, yangının hiç çıkmamasını nasıl sağlayacağımızdır.

Ben çocukluğunu orman köylerinde geçirmiş bir insan olarak, bugün büyük ölçüde unuttuğumuz bir orman kültürünü hatırlatmak istiyorum.

Eskiden orman evleri vardı. Orman muhafaza memurları şehirlerde değil, ormanın içinde yaşardı. Orman onların yalnızca görev yaptığı yer değil, hayatlarının bir parçasıydı.

Hayvancılık daha yaygındı. Davar daha fazlaydı, çoban daha fazlaydı. Biz de çocuk yaşta hayvan otlatmaya giderdik.

Ormancılar özellikle biz çocukları kontrol ederdi. Yanımızda kibrit, çakmak veya bıçak olup olmadığına bakarlardı. O gün bunu baskı gibi görürdük. Fakat bugün anlıyorum ki yaptıkları yalnızca denetim değil, aynı zamanda eğitimdi.

Çünkü çocuk merakı bazen doğaya farkında olmadan zarar verebiliyordu.

Biz çam ağaçlarının kabuklarını bıçakla soyar, kabuğun altındaki ıslak, ince ve zar şeklindeki kısmı sıyırarak yerdik. Biz buna “soymuk” derdik.

Çocukken bunun ağaca verdiği zararı bilmezdik. Çamın kabuğunu kaldırdığımızda ağacın gövdesinde yara açtığımızı, ağacı hastalıklara, böceklere ve kurumaya karşı savunmasız hâle getirdiğimizi anlayamazdık.

Ormancılar bizi bu nedenle sürekli uyarırdı:

“Ağaçların kabuklarını soymayın, gövdelerini bıçakla yaralamayın.”

Yanımızdaki yiyeceklere de bakarlardı. Eğer ekmek, domates, peynir, salatalık veya bıçakla kesilmesi gereken bir yiyeceğimiz varsa bıçağımıza dokunmazlardı. Çünkü bıçağın yemek için gerekli olduğunu bilirlerdi.

Ancak yanımızdaki yiyeceklerin hazırlanmasında bıçağa ihtiyaç yoksa, ağaçlara zarar vermeyelim diye bıçağımızı o gün için alıkoyarlardı.

Biz ise çocuk aklımızla buna kızardık. Hatta bazen arkalarından kötü sözler söyler, küfrederdik. Çünkü o yaşta ne ağaca verdiğimiz zararın ne de ormancıların bizi neden denetlediğinin farkındaydık.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o gün kızdığımız ormancıların aslında hem bizi hem de ormanı korumaya çalıştıklarını çok daha iyi anlıyorum. Onlar yalnızca yangın çıktığında müdahale eden görevliler değildi. Çocuklara ağacı, ateşi, ormanı ve sorumluluğu öğreten birer eğitimciydiler.

Biz bunları yaparken yedi ile on iki yaşları arasındaydık.

O yaşlarda hayvanları alıp dağa çıkarır, gün boyunca onların sorumluluğunu taşırdık. Hayvanların kaybolmamasını, zararlı yerlere girmemesini, başkasının ekinine zarar vermemesini, karınlarının doymasını ve akşam eksiksiz şekilde eve dönmesini sağlamak zorundaydık.

Dağda karşılaşabileceğimiz tehlikeleri öğrenirdik. Ateş yakmayı da, ateşi güvenli hâle getirmeyi de, ağaca zarar vermemeyi de o yaşlarda öğrenirdik. Bu bize sadece çobanlığı değil; dikkatli olmayı, karar vermeyi, emanet bilincini ve sorumluluk taşımayı öğretirdi.

Bugün aynı yaştaki çocuklarımızın önemli bir kısmı tek başına markete bile gönderilmiyor. Kendi yiyeceğini hazırlamasına, küçük bir sorumluluk üstlenmesine veya kendi başına karar vermesine çoğu zaman fırsat verilmiyor.

Burada çocuklarımızı eleştirmiyorum. Çünkü çocuk, kendisine öğretilmeyen ve yapmasına izin verilmeyen bir işi kendiliğinden öğrenemez.

Belki de yeniden düşünmemiz gereken konu budur.

Çocuklarımızı koruyalım; ama onları hayattan koparmayalım.

Yaşına uygun sorumluluk verdiğimiz çocuk, özgüven kazanır, problem çözmeyi öğrenir ve yaptığı işin sonucunu üstlenmeyi bilir.

Bizim çocukluğumuzda orman sadece ağaçlardan oluşmuyordu; aynı zamanda bizim okulumuzdu. Öğretmenimiz hayat, dersimiz sorumluluk, sınavımız ise bize emanet edilen hayvanları akşam eksiksiz biçimde eve getirebilmekti.

Bir başka önemli eğitim de ateş konusunda verilirdi.

Büyüklerimiz bize ateş yakmayı da, söndürmeyi de öğretirdi.

Ateş yakılacak yer rastgele seçilmezdi. Önce çevre kontrol edilirdi. Kuru otlardan, çalılıklardan, ağaç diplerinden, köklerden ve rüzgârın etkili olduğu alanlardan uzak, güvenli bir yer belirlenirdi.

Daha sonra ateş yakılacak alanın çevresi büyük taşlarla çevrilirdi. Ateş mutlaka bu taşların ortasında yakılırdı. Böylece alevin ve kıvılcımların çevreye yayılması daha baştan önlenmeye çalışılırdı.

Asıl hassasiyet ise ateş söndürülürken gösterilirdi.

Çobanlık yaparken ateş yaktığımız her yerde su bulunmazdı. Yanımızda ateşi söndürmeye yetecek miktarda su da taşımazdık. Bu nedenle ateşi bol su dökerek söndürmek, bizim uyguladığımız bir yöntem değildi.

Büyüklerimiz bize bulunduğumuz şartlara göre güvenli davranmayı öğretmişti.

Ateşle işimiz bittikten sonra közler kontrol edilir, ateşin üzeri toprakla iyice kapatılır, ardından büyük taşlarla örtülürdü.

Toprak ve taşla yapılan bu işlem son derece önemliydi. Böylece ateşin ve közlerin hava alması engellenir, rüzgârın külleri çevreye savurmasının önüne geçilirdi. Küllerin arasında kalabilecek sıcak parçaların kuru otlara ulaşması da engellenmiş olurdu.

Su bulunan yerlerde elbette sudan da yararlanılırdı. Ancak çobanlık yaptığımız dönemlerde temel güvenlik yöntemimiz; ateşin üzerini toprak ve taşlarla iyice kapatmak, hava almasını önlemek ve rüzgârın külleri savuramayacağı şekilde alanı emniyet altına almaktı.

Bütün bunlar yapılmadan ateşin başından ayrılmazdık. Ateşin üzeri iyice kapatıldıktan ve güvenli hâle getirildiğinden emin olduktan sonra gönül rahatlığıyla yolumuza devam ederdik.

Biz çocukluğumuz ve çobanlık yıllarımız boyunca ateşlerimizi bu şekilde güvenli hâle getirdik. Çok şükür, yaktığımız ateşlerden bugüne kadar bir orman yangını çıkmadı.

Bugün doğa belgeseli çeken, kamp yapan veya piknik alanlarında ateş yakan bazı kişilerin bile ateşin üzerine yalnızca biraz su döküp ayrıldığını görüyoruz.

Oysa mesele yalnızca su dökmek değildir. Ateşin tamamen güvenli hâle geldiğinden emin olmak, hava almasını önlemek ve rüzgârın külleri çevreye taşımasına engel olmaktır.

Bu bilgiler bize kitaplardan değil; dedelerimizden, ninelerimizden, çobanlardan ve ormancılardan öğretildi.

Eskiden orman köylerinde ormanla insan arasında canlı bir ilişki vardı.

Orman evlerinde ormancılar kalırdı. Orman muhafaza memurları köyü, çocukları, çobanları ve bölgeyi tanırdı. Kimin ne yaptığını bilir, yanlış yapanı uyarır, doğruyu öğretirdi.

Bugün ise birçok orman evi boş durumda. Ormancılarımız büyük bir özveriyle görev yapıyor; ancak geçmişte olduğu gibi ormanın içinde yaşayan, çocukları tanıyan ve sürekli eğitim veren sistem büyük ölçüde azalmış durumda.

Bir başka önemli değişiklik de yaşam alışkanlıklarımızdır.

Eskiden dağlarda daha çok çobanlar bulunurdu. Bugün ise milyonlarca insan piknik yapmak, kamp kurmak ve mangal yakmak için ormanlara gidiyor.

Doğayı sevmek güzeldir. Ancak doğayı sevmek, onu korumayı bilmeyi de gerektirir.

Bu nedenle sadece yasak koymak yeterli değildir.

İlkokullardan başlayarak çocuklara Orman ve Yangın Güvenliği eğitimi verilmelidir.

Piknik alanlarında doğru ateş yakma ve güvenli şekilde söndürme yöntemleri uygulamalı olarak anlatılmalıdır.

Orman köyleri yeniden güçlendirilmeli, orman evleri yeniden değerlendirilerek ormanın içinde sürekli görev yapan personel sayısı artırılmalıdır.

Yerel halk, çobanlar ve gönüllüler yeniden orman koruma sisteminin aktif bir parçası hâline getirilmelidir.

Teknoloji elbette önemlidir.

Dronlar, kameralar, yapay zekâ destekli erken uyarı sistemleri ve yangın söndürme araçları mutlaka geliştirilmelidir.

Ancak hiçbir teknoloji, çocuklara yaklaşarak:

“Bıçağı ne için kullanacaksın? Ağacın kabuğunu neden soyuyorsun? Ateşi nasıl söndüreceksin?”

diye soramaz.

İşte geçmişteki ormancılık anlayışının en büyük gücü buydu.

Sadece ormanı korumuyordu; insan yetiştiriyordu.

Bugün belki de yeniden ihtiyacımız olan şey, daha fazla yangın söndürme aracı kadar, yeniden güçlü bir orman kültürü oluşturmaktır.

Çünkü bir ağacın yetişmesi onlarca yıl sürer.

Bir ormanın oluşması ise nesiller boyu emek ister.

Ancak dikkatsizce bırakılan küçücük bir köz, rüzgârın savurduğu bir kül veya çocuk merakıyla ağaca vurulan bir bıçak, yılların emeğini birkaç dakika içinde yok edebilir.

Ormanlar yalnızca ağaç değildir.

Onlar suyumuzdur, toprağımızdır, temiz havamızdır, yaban hayatımızdır ve çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli emanettir.

Unutmayalım:

Orman yangınları çoğu zaman alevle değil, ihmal ve bilgisizlikle başlar.

Ve bu ihmali önlemenin en güçlü yolu; çocuklarımıza yeniden sorumluluk vermek, doğayı tanıtmak, ağacı sevdirmek ve geçmişten gelen orman kültürünü geleceğe taşımaktır.

Çünkü ormanları gerçekten koruyan yalnızca söndürme araçları değil; doğaya saygılı insanlar yetiştiren güçlü bir eğitim ve kültürdür.

Sağlıklı günler dilerim…