Türkiye’nin nüfusu yaşlanıyor, doğurganlık hızı düşüyor. AK Parti, MHP ve ülke yönetiminde sorumluluk üstlenen ya da üstlenmeye talip bütün siyasi partiler bu gelişmeyi önemli bir sorun olarak görüyor.

Ancak artık yalnızca “Nüfus neden azalıyor?” diye sormak yetmez.

“Biz nasıl bir hayat kurduk ki insanlar daha az çocuk sahibi olmak istiyor veya istedikleri hâlde çocuk sahibi olmayı erteliyor?” sorusunu da sormamız gerekiyor.

Çünkü nüfus meselesi yalnızca doğum yardımıyla, birkaç yıllık maddi destekle veya ailelere daha fazla çocuk sahibi olmaları yönünde çağrı yapmakla çözülebilecek bir mesele değildir.

Mesele; üretim, aile, çalışma hayatı, eğitim, sağlık, konut, köy, şehir ve gelecek ümidi meselesidir.

İnsan üretimden uzaklaştı

Geçmişte Türkiye’nin büyük bölümü köylerde ve küçük yerleşimlerde yaşıyordu.

Hayatın merkezinde üretim vardı.

Tohum toprağa atılır, filizlenir, büyür ve ürüne dönüşürdü. İnek yavrular, koyun ve keçi çoğalırdı. İnsan ürettiğinin doğduğunu, büyüdüğünü ve geliştiğini kendi gözleriyle görürdü.

Kadın da erkek de bu üretimin içerisindeydi.

Biri tarlayı sürer, diğeri eker; biri biçer, diğeri taşırdı. Buğday samanından ayrılır, öğütülür, un olur; un sofraya ekmek olarak gelirdi.

Anne yalnızca evin içerisinde değildi; üretimin de merkezindeydi. Baba yalnızca eve para getiren kişi değildi; o üretimin ve ailenin diğer yarısıydı.

Çocuk da hayatı ekranlardan değil, yaşayarak öğreniyordu.

Buradan “Kadın köye dönsün, çalışmasın” gibi bir sonuç kesinlikle çıkarılmamalıdır.

Tam tersine bugünün kadını eğitim almalı, meslek sahibi olmalı, bilimde, sanayide, ticarette, tarımda ve hayatın her alanında üretmelidir.

Fakat annelik ile çalışma hayatını birbirinin rakibi hâline getirmemeliyiz.

Anneye “Çocuk mu, kariyer mi?” diye sormamalıyız

Bugünkü şehir hayatında anne bir yere, baba başka yere, çocuk başka yere gidiyor.

Ev başka yerde, iş yeri başka yerde, kreş başka yerde, okul başka yerde.

Büyükanne ve büyükbaba çoğu zaman başka şehirde.

Sonra bu genç çifte dönüp:

“Neden ikinci veya üçüncü çocuğu düşünmüyorsunuz?”

diye soruyoruz.

Önce kendimize şunu sormalıyız:

Biz bu insanlara ikinci veya üçüncü çocuğu hayatlarının neresine yerleştirebilecekleri bir düzen kurduk mu?

Kadın hem çalışabilir hem anne olabilir. Bunun önündeki esas mesele çalışması değil; çalışma hayatının aile hayatından koparılmış olmasıdır.

Anne, küçük çocuğunun yakınında olduğunu bilmelidir. Çocuğu ağladığında ona ulaşabilmeli, emzirme döneminde gerektiğinde emzirebilmeli, hastalandığında kilometrelerce yol katetmeden yanında olabilmelidir.

Aynı sorumluluk babaya da verilmelidir. Çocuk yalnızca annenin sorumluluğu değildir.

Bu nedenle büyük kamu kurumlarında, fabrikalarda, organize sanayi bölgelerinde, hastanelerde, üniversitelerde ve belirli büyüklüğün üzerindeki işletmelerde çocuk yaşam ve gelişim merkezleri çalışma hayatının doğal bir parçası hâline gelmelidir.

Çocuk anne ve babasının hayatının dışında büyümemelidir.

Geçici yardımlarla kalıcı nüfus politikası olmaz

Bugün nüfusun azalmasına karşı doğum yardımları ve çeşitli çocuk destekleri uygulanıyor.

Bunların aile bütçesine katkısını küçümsemiyorum.

Fakat temel sorun şudur:

Yardım geçicidir, çocuk ise ömür boyu sorumluluktur.

Anne ve baba bunun farkındadır.

İnsanlar çocuk sahibi olmaya karar verirken yalnızca doğumdan sonraki ilk yılı düşünmüyor. Kreşi, okulu, kıyafeti, beslenmesi, ulaşımı, eğitimi, sağlığı ve üniversitesiyle önündeki 20 yılı düşünüyor.

Hatta çocuğun ekonomik yükünün giderek arttığı dönem çoğu zaman okul çağının başlamasıyla ortaya çıkıyor.

Bugün kamu okullarında dahi ailelerin servis, yemek, kırtasiye, kıyafet, teknoloji ve çeşitli eğitim ihtiyaçları nedeniyle önemli harcamalarla karşılaşabildiğini görüyoruz.

O hâlde devlet yalnızca:

“Çocuk sahibi ol, sana yardım vereyim.”

dememeli.

Şunu söyleyebilmelidir:

“Çocuk sahibi olursan yalnızca doğduğu gün değil, yetişirken de yanında olacağım.”

İşte güven budur.

Sağlık ve eğitim yeniden gerçek anlamda ulaşılabilir olmalı

Bir aile çocuk sahibi olurken iki temel konuda endişe yaşamamalıdır:

Sağlık ve eğitim.

Devlet, kamu sağlık ve eğitim hizmetlerini ailelerin üzerinde ilave ve öngörülemez mali yükler oluşturmayacak biçimde yeniden güçlendirmelidir.

Bir anne veya baba çocuğu hastalandığında “Bunun maliyetini nasıl karşılayacağım?” diye düşünmemelidir.

Çocuğunu okula gönderirken eğitim masraflarının aile bütçesini nasıl etkileyeceğini hesaplamak zorunda kalmamalıdır.

Nüfus politikası sosyal yardım politikasından ibaret değildir.

Nüfus politikası aynı zamanda sağlık ve eğitim politikasıdır.

Köy okulunu kapattığımızda yalnızca bir okulu kapatmadık

Köylerimizin durumuna da aynı açıdan bakmalıyız.

Nüfus azaldı, okul kapandı.

Okul kapanınca çocuk başka yere taşınmaya başladı.

Çocuğunun eğitimi için aile köyden ayrıldı.

Genç aile gidince köy yaşlandı.

Nüfus daha da azalınca başka kamu hizmetleri de çekildi.

Üretim azaldı.

Sonra tekrar:

“Köylerde nüfus kalmadı.”

dedik.

Aslında kendi kendisini büyüten bir kısır döngü oluşturduk:

Nüfus azaldı → okul kapandı → aile ayrıldı → üretim azaldı → kamu hizmetleri çekildi → nüfus daha da azaldı.

Şimdi bu zinciri tersine çevirmemiz gerekiyor.

Kaç çocuk varsa o çocuk için okul olmalı

Bir köyde beş çocuk varsa beş çocuk için, on çocuk varsa on çocuk için eğitim imkânı sağlanmalıdır.

Gerekirse geçmişte olduğu gibi bir öğretmen birden fazla sınıf seviyesine eğitim verebilir.

Üstelik bugün elimizde geçmişte olmayan teknoloji var.

Dijital sınıflar kurulabilir, bazı branş dersleri uzaktan verilebilir, gezici branş öğretmenleri oluşturulabilir.

Ama köyün öğretmeni köyde bulunmalıdır.

Çünkü köy öğretmeni yalnızca çocuklara matematik veya Türkçe öğreten kişi değildir.

Geçmişte öğretmen, imam, ormancı ve diğer kamu görevlileri birçok köyde toplumun bilgiye ve devlete ulaşmasında önemli roller üstleniyordu.

Öğretmen ailelerle konuşuyor, çocukları yönlendiriyor, köye yeni bilgiler getiriyordu.

Bu insanların köyde bulunması devletin de orada bulunduğunun göstergesiydi.

Bugün köylerimizden yalnızca nüfus çekilmedi.

Nitelikli insan gücü de çekildi.

Köye insan dönsün diyorsak önce devlet köye dönmeli

Bugün gençlere: “Köyünüze dönün, üretin.”

demek kolay.

Peki neden dönsün?

Çocuğunun okulu yoksa,

sağlık hizmetine ulaşamıyorsa, internet yetersizse, ulaşım sıkıntılıysa, sosyal hayat yoksa, üretecek toprağa ulaşamıyorsa,

ürettiğini satabileceği pazar oluşturulmamışsa, hatta devletin görevlileri bile köyde yaşamak istemiyorsa genç aileden orada kalmasını nasıl bekleyeceğiz?

O nedenle köye yalnızca insanı çağırmayalım.

Devleti ve kamu hizmetlerini de yeniden köye götürelim.

Köy okulunun ışığı yeniden yansın.

Öğretmen yeniden köyde yaşasın.

Sağlık hizmeti düzenli olarak ulaşsın.

Tarım danışmanı, veteriner, ormancı ve ihtiyaç duyulan kamu görevlileri köy veya köy grupları içerisinde erişilebilir olsun.

Gerekirse kamu görevlilerine lojman ve sosyal imkân sağlansın.

Toprak olmadan köye dönüş olmaz

Bir başka büyük mesele daha var: Köyde yaşayacak insan ne üretecek?

Toprağı olmayan köylü nasıl çiftçilik yapacak?

Hayvanını otlatacak merası olmayan aile nasıl hayvancılık yapacak?

Miras yoluyla küçülmüş ve parçalanmış arazilerle ekonomik ölçekte üretim nasıl yapılacak?

Köye ev yapmak tek başına köyü yaşatmaz.

İnsanın orada geçinebileceği bir ekonomik hayat oluşturmak gerekir.

Atıl tarım arazileri yeniden üretime kazandırılmalı, arazi toplulaştırması geliştirilmeli, kooperatif ve ortak üretim modelleri kurulmalı, meralar korunmalı ve özellikle gençlerin üretim yapabilecekleri araziye erişimleri kolaylaştırılmalıdır.

Her ev üretim alanı, her köy fabrika olabilir

Teknoloji bize büyük bir fırsat sunuyor.

Geçmişin köyünü aynen geri getiremeyiz; zaten getirmemeliyiz.

Ama geçmişteki üretim kültürünü bugünün teknolojisiyle yeniden kurabiliriz.

Tarım ve hayvancılığın yanında; gıda işleme, ev tipi üretim, kooperatifçilik, el sanatları, e-ticaret, uzaktan çalışma, kırsal turizm ve küçük sanayi birlikte düşünülebilir.

Her ev bir üretim alanı, her köy bir fabrika olabilir.

Ürün köyde üretilebilir ama İstanbul’a, Ankara’ya, Avrupa’ya hatta dünyanın başka ülkelerine internet üzerinden satılabilir.

Böyle bir sistemde genç aileye “Köyde kal” dememize gerek kalmaz.

Orada yaşayabileceğini ve kazanabileceğini görürse zaten kalmayı veya geri dönmeyi değerlendirecektir.

Çocuk da üretimin nasıl gerçekleştiğini görmeli

Şehirlerde yetişen çocuklarımızın da üretimle bağını yeniden kurmalıyız.

Çocuk domatesin market rafında yetişmediğini bilmeli.

Sütün kutuda üretilmediğini görmeli.

Bir tohumun nasıl filizlendiğini, bir ağacın nasıl meyve verdiğini, emeğin nasıl ürüne dönüştüğünü yaşayarak öğrenmeli.

Çocuk yaşam merkezleri, okullar ve eğitim programları doğa ve üretimle ilişkilendirilmelidir.

Çünkü üretim yalnızca ekonomik faaliyet değildir.

Üretmek insana yaptığı işin sonucunu gösterir ve geleceğe dair ümit verir.

Büyük metropolleri büyütmek tek kalkınma modeli değildir

Türkiye yıllarca nüfusu büyük şehirlere taşıdı.

İstanbul büyüdü.

Ankara büyüdü.

İzmir, Bursa, Antalya ve diğer büyük merkezler büyüdü.

Fakat bunun karşılığında birçok köy ve küçük ilçe küçüldü.

Şimdi büyükşehirlerde yüksek konut fiyatlarını, kiraları, trafiği, uzun işe gidiş-geliş sürelerini, kreş maliyetlerini ve çocuk yetiştirmenin güçleşmesini tartışıyoruz.

Oysa nüfus politikasını aynı zamanda yerleşim politikası olarak ele almalıyız.

İnsanların tamamını birkaç büyük metropole yığmak yerine köyleri, ilçeleri ve orta büyüklükteki şehirleri yeniden cazip hâle getirmeliyiz.

Devlet doğumu değil, geleceği güvence altına almalı

Nüfus politikasının başarısını dağıtılan doğum yardımlarının miktarıyla ölçmeyelim.

Şunlarla ölçelim:

Bir anne ve baba bugün dünyaya getirecekleri çocuğun geleceğine güveniyor mu?

Çocuğun eğitiminin kendilerini ekonomik olarak zor durumda bırakmayacağını biliyor mu?

Hastalandığında sağlık hizmetine ulaşabileceğine inanıyor mu?

Köyde yaşarsa çocuğunun eğitimden geri kalmayacağını biliyor mu?

Anne çalışırken çocuğundan tamamen kopmak zorunda kalmayacağını görüyor mu?

Baba çocuk bakımının ve aile hayatının gerçek bir parçası olabiliyor mu?

Genç çift köyünde kalırsa toprağa, üretime, teknolojiye ve pazara ulaşabiliyor mu?

Bu sorulara “evet” cevabı veremiyorsak yalnızca teşvik miktarını artırarak nüfus sorununu çözmemiz kolay değildir.

Mesele aslında ümit meselesidir

İnsan geleceğinden umutluysa yuva kurar.

Yuvasının geleceğine güveniyorsa çocuk sahibi olmayı daha rahat düşünür.

Çocuğunu yetiştirebileceğine inanıyorsa ikinci veya üçüncü çocuktan korkmaz.

Çalışırken çocuğundan tamamen kopmayacağını biliyorsa anne veya baba olmakla çalışma hayatı arasında tercih yapmak zorunda kalmaz.

Köyünde veya ilçesinde ürettiğinin karşılığını alabiliyorsa büyükşehre gitmek zorunda kalmaz.

Bu nedenle nüfus meselesini yalnızca:

“Nasıl daha fazla çocuk dünyaya getiririz?”

sorusuna indirgemeyelim.

Asıl sorumuz şu olsun:

“Nasıl bir Türkiye kurmalıyız ki insanlarımız yuva kurmaya, çocuk sahibi olmaya, üretmeye ve geleceğe umutla bakmaya devam etsin?”

Geçmişe dönemeyiz.

Ama geçmişte doğru yaptığımız şeyleri bugünün şartlarına uyarlayabiliriz.

Aile dayanışmasını koruyabiliriz.

Üretimi yeniden hayatın içerisine sokabiliriz.

Köy okulunu açabiliriz.

Öğretmeni ve kamu hizmetlerini köye yeniden götürebiliriz.

Gençlere üretim toprağı sağlayabiliriz.

Anne ile çocuğu birbirinden koparmayan çalışma düzeni kurabiliriz.

Babayı çocuk yetiştirmenin gerçek ortağı hâline getirebiliriz.

Sağlık ve eğitimi aile için güçlü bir kamu güvencesi hâline getirebiliriz.

Ve geçici yardımların yerine insanlara kalıcı bir gelecek güvencesi verebiliriz.

Çünkü mesele yalnızca nüfus değildir.

Mesele üretimdir.

Mesele ailedir.

Mesele eğitimdir.

Mesele sağlıktır.

Mesele köydür.

Mesele topraktır.

Ve hepsinden önemlisi mesele geleceğe duyulan güvendir.

Çocuk sahibi olmayı teşvik etmenin en güçlü yolu, insanlara çocuklarının geleceğinden korkmayacakları bir ülke bırakmaktır.