Toplumda yıllardır bazı kavramları eksik veya yanlış anlamanın bedelini ödüyoruz. Bunlardan biri de Müslümanlığın yalnızca ibadetlerden ibaret olduğu anlayışıdır. Oysa İslam, sadece namaz kılmayı değil; aklı kullanmayı, çalışmayı, üretmeyi, paylaşmayı, adaleti ve birlik içinde yaşamayı emreder.

Kur’an-ı Kerim, insanı defalarca düşünmeye, araştırmaya ve akletmeye davet eder. Çünkü akıl, Allah’ın insana verdiği en büyük nimetlerden biridir. Peygamber Efendimiz (sav) de ilmi teşvik etmiş, çalışmayı ibadet olarak görmüş ve insanların birlik içinde yaşamasını öğütlemiştir.

Bu sebeple camiler sadece namaz kılınan mekânlar değildir. Tarih boyunca aynı zamanda eğitimin, istişarenin, dayanışmanın ve ortak aklın merkezleri olmuştur. Cemaatle namazın faziletinin hikmetlerinden biri de insanların birbirini tanıması, ihtiyaçlarını öğrenmesi, bilgi ve tecrübelerini paylaşması ve güçlü bir toplum oluşturmasıdır.

Namaz da yalnızca belirli hareketlerin tekrarından ibaret değildir. Namaz; insanın Rabbiyle yaptığı günlük muhasebedir. İki vakit arasında nasıl yaşadığını değerlendirmesi, hatalarından dolayı af dilemesi, iyiliklerine şükretmesi ve hem dünya hem de ahiret için dua etmesidir. İbadetin özü, insanı güzel ahlaka, dürüstlüğe, israftan kaçınmaya ve sorumluluk bilincine ulaştırmalıdır. Eğer ibadet hayatımıza yön vermiyorsa, üzerinde yeniden düşünmemiz gereken bir durum vardır.

Bugün camilerimizin günün büyük bölümünde boş kalması da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Camiler yeniden çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin eğitim aldığı; ahlakın, bilimin, meslek bilgisinin, dayanışmanın ve ortak aklın geliştiği yaşayan merkezler hâline gelmelidir.

Toplum olarak bir başka yanılgımız da fakirlik ile yoksunluğu birbirine karıştırmamızdır. Fakir; maddi imkânları sınırlı olabilir ama inancı, bilgisi, ahlakı ve üretme iradesiyle güçlü olabilir.

Asıl tehlike yoksunluktur. Yoksunluk; aklı kullanmamak, ilimden, bilimden, teknolojiden, üretimden ve ortak akıldan uzak kalmaktır.

Allah yeryüzündeki nimetleri insanlığın hizmetine sunmuştur. Bu nimetlerden yararlanmanın yolu çalışmaktan, üretmekten, öğrenmekten ve sürekli gelişmekten geçer.

Türk milleti tarih boyunca büyük devletler ve büyük medeniyetler kurmuştur. Bunun temelinde ortak akıl, ilim, üretim ve adalet anlayışı vardır. Bugün yeniden aynı anlayışa ihtiyaç duyuyoruz.

Hiç kimse her şeyi bilemez; ancak herkes bir şey bilir. Hiç kimse bütün yeteneklere sahip değildir; fakat herkesin mutlaka millete katkı sağlayacak bir kabiliyeti vardır. Gerçek kalkınma, bu farklı bilgi ve yetenekleri ortak hedeflerde birleştirebildiğimiz zaman gerçekleşecektir.

Aynı anlayış siyasette de hâkim olmalıdır. Siyasetin görevi insanların korkularını, öfkelerini veya farklılıklarını kullanmak değil; onların bilgi, tecrübe ve yeteneklerini ülkenin geleceği için bir araya getirmektir. Millet artık slogan değil, uygulanabilir projeler görmek istemektedir. Eğitimde, sağlıkta, adalette, ekonomide, tarımda, sanayide ve teknolojide ne yapılacağını açıkça ortaya koyan bir siyaset anlayışına ihtiyaç vardır.

Türk milliyetçiliği de yalnızca duygularla güçlenmez. Güçlü milliyetçilik; güçlü ekonomi, güçlü eğitim, güçlü bilim, güçlü sanayi, yüksek teknoloji, adalet ve yüksek ahlak üzerine inşa edilir.

Güçlü devlet güçlü ekonomiyle…

Güçlü ekonomi üretimle…

Üretim bilgiyle…

Bilgi ise ortak akılla gelişir.

Artık birbirimizi suçlamanın değil, birbirimizin bilgi ve tecrübelerinden faydalanmanın zamanıdır.

Artık ayrışmanın değil, birleşmenin zamanıdır.

Artık tüketmenin değil, üretmenin zamanıdır.

İnanıyorum ki Türkiye’nin yeniden yükselişi; aklı esas alan, ilmi rehber edinen, liyakati önceleyen, çalışmayı teşvik eden, camilerini yeniden hayatın ve eğitimin merkezi hâline getiren, insanın sahip olduğu her yeteneği milletin hizmetine sunan bir anlayışla mümkün olacaktır.

Çünkü medeniyet; sloganlarla değil fikirle, ayrışmayla değil birlikle, tüketerek değil üreterek, birbirimizi dışlayarak değil birbirimizin aklından ve tecrübesinden yararlanarak inşa edilir.