Türkiye'nin çalışma, ücret ve sosyal güvenlik sistemini yeniden ele alması gerektiğine inanıyorum.

Devletin ücret, çalışma ve sosyal güvenlik sistemi; yalnızca statü, kadro veya makama göre değil, yapılan işin niteliği, sorumluluğu, riski, yıpratıcılığı, uzmanlık düzeyi, ödenen prim ve üretilen katma değer esas alınarak hakkaniyetli biçimde düzenlenmelidir.

Memur, işçi, çiftçi, esnaf, KOBİ sahibi, Bağ-Kur'lu, emekli veya milletvekili için farklı düzenlemeler olabilir.

Ancak bu farklılıkların objektif, açıklanabilir ve hakkaniyetli bir gerekçesi bulunmalıdır.

Anayasamızın temel yaklaşımı açıktır: Ücret emeğin karşılığıdır.

O halde yeniden sormamız gerekiyor: Ücreti yalnızca kadro ve statü mü belirlemeli, yoksa yapılan iş mi?

ÖNCE İŞİ TANIMLAYALIM, SONRA KADROYU BELİRLEYELİM

Ücreti tartışmadan önce daha temel bir konuyu çözmemiz gerekiyor: Hangi işi kim yapacak?

Önce yapılacak iş açık biçimde tanımlanmalıdır.

Sonra o işi; hangi eğitim düzeyindeki, hangi mesleki yeterliliğe sahip, hangi uzmanlıktaki,

hangi yetkinlikteki ve hangi kadrodaki kişinin yapacağı belirlenmelidir.

Bir kadronun yapması gereken iş sürekli başka bir kadroya yüklenmemelidir.

Yetki başka kişide, sorumluluk başka kişide, işi yapan başka bir kadroda olmamalıdır.

Görev, yetki ve sorumluluk birbiriyle uyumlu olmalıdır.

Sistemin sıralaması açık olmalıdır: İş tanımı → işi yapacak kişi ve kadro → yetkinlik → görev ve sorumluluk → risk ve yıpranma → ücret ve sosyal hak.

Önce işi belirleyelim.

Sonra o işi kimin yapacağını belirleyelim.

Ardından sorumluluğunu, riskini ve yıpratıcılığını ölçelim.

Sonra da o işin hakkını verelim.

ASGARİ ÜCRET TABANDIR, HEDEF DEĞİL

Asgari ücret, çalışana ödenebilecek ücretin alt sınırıdır.

Ama çalışma hayatında insanı yıllarca aynı gelir düzeyinde tutan bir son durak haline gelmemelidir.

Belirli bir uzmanlık ve ilave sorumluluk gerektirmeyen başlangıç düzeyindeki işler ile eğitim, ustalık, tecrübe, risk ve sorumluluk gerektiren işler arasında ücret farkı olmalıdır.

Vatandaş şunu bilmelidir: Kendimi geliştirirsem, meslek öğrenirsem, ustalaşırsam, daha fazla sorumluluk alırsam ve daha fazla değer üretirsem bunun ücretimde de karşılığı olacaktır.

Çalışma sistemi insanı asgari ücrette tutmaya değil, asgari ücretin üzerine çıkmaya teşvik etmelidir.

Eğitim arttıkça, beceri arttıkça, ustalık arttıkça, sorumluluk arttıkça ve üretilen değer yükseldikçe ücret de yükselmelidir.

Asgari ücret güvence tabanı olmalıdır.

Hedef, insanı meslek ve beceri sahibi yaparak daha yüksek gelire taşımaktır.

İŞÇİ–MEMUR TARTIŞMASI DEĞİL, İŞİN DEĞERİ

Kamuda çalışan işçi ile memuru birbirinin karşısına koymak istemiyorum.

Mesele bu değildir.

Devlet kişinin yalnızca hangi statüde olduğuna değil, yaptığı işin niteliğine bakmalıdır.

Ne kadar sorumluluk taşıyor?

İş kazası ve sağlık riski nedir?

İşi ne kadar yıpratıcıdır?

Hangi bilgi ve uzmanlığı gerektiriyor?

Vatandaşa ne kadar hizmet üretiyor?

Kamuya ne kadar katkı sağlıyor?

Ücret sisteminin temel ölçüleri bunlar olmalıdır.

Kıdem, eğitim, tecrübe ve liyakat de bunun üzerine eklenmelidir.

İnsanı değil, işi ölçelim.

ESKİYE GÖRE İYİLEŞME VAR, AMA YETERLİ DEĞİL

Burada hakkı da teslim etmek gerekir.

Geçmişte SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı ayrı kurumlar ve farklı sistemler halinde çalışıyordu.

Yapılan sosyal güvenlik reformlarıyla bunlar SGK çatısı altında birleştirildi ve sistemlerin birbirine yaklaştırılması yönünde önemli adımlar atıldı.

Eskiye göre önemli bir iyileşme sağlandı.

Bunu yok sayamayız.

Ama gelinen noktanın yeterli olduğunu da söyleyemeyiz.

Bugün de 4/a, 4/b ve 4/c statüleri ile geçmişten gelen bazı farklı uygulamalar devam etmektedir.

Dolayısıyla söylediğim;“Hiçbir şey yapılmadı” değildir.

Tam tersine: Önemli bir reform yapıldı; şimdi bu reformun hakkaniyet yönünden tamamlanması gerekiyor.