Bir gence yıllarca mesleğinin teorisini anlatıyoruz. Mezuniyete yaklaşınca onu bir iş yerine gönderip kısa bir stajla mesleği öğrenmesini bekliyoruz. Oysa sormamız gereken soru basit: Dört yılda öğrenilen bilgi, bir ayda nasıl beceriye dönüşecek? Eğer bir ay yetiyorsa dört yıl boyunca uygulamadan neden uzak kaldı? Yetmiyorsa o bir aylık stajı neden yeterli sayıyoruz?
Elbette bütün
okullarda ve bütün mesleklerde durum aynı değil. Meslek liselerinde atölyeler
ve işletmede eğitim, üniversitelerde staj ve uygulamalı dersler var. Tıp
fakültesinde de öğrenciler yalnızca son yıl hasta görmüyor; klinik stajlar daha
önce başlıyor. Altıncı yılın içindeki intörnlük, öğrenilenleri gözetim altında
yoğun biçimde uygulama dönemidir. Buna rağmen bu örnek bize önemli bir ilke
gösteriyor: Meslek, yalnızca dinleyerek öğrenilmiyor.
Sorun
teorinin fazla olması değil; teorinin gerçek hayatla bağının geç, düzensiz veya
göstermelik kurulması. Bir mühendislik öğrencisi üretim hattını, bir sağlık
öğrencisi hastayı, bir ziraat öğrencisi tarlayı, bir kamu yönetimi öğrencisi
vatandaşın işlemini yalnızca mezuniyet kapısında tanımamalı. Güvenlik ve
yetkinlik sınırları gözetilerek öğrendiği konuyu uygun bir uygulamayla aynı
dönemde pekiştirmeli. Bugün öğrenilen bilginin yarın nerede kullanılacağını
gören öğrenci, o bilgiyi daha sağlam kavrar.
Bu nedenle
eğitim programlarını ders adı ve saatinden önce kazanılacak beceriye göre
tasarlamayı öneriyorum. Her teorik dersin karşısında bir atölye, laboratuvar,
simülasyon, saha gözlemi veya gözetimli iş olmalı. Öğrencinin yaptığı iş kayıt
altına alınmalı; başarısı yalnızca yazılı sınavla değil, gösterdiği beceri ve
verdiği kararla da ölçülmeli. İşletmeye gönderilen öğrenci ucuz iş gücü gibi
görülmemeli; eğitim planı, sorumlu eğiticisi ve açık öğrenme hedefleri
bulunmalı.
Bir başka
hakkı da teslim edelim. Üniversitedeki öğretim üyesi teoriyi anlatırken,
fabrikadaki usta, hastanedeki deneyimli çalışan, laboratuvardaki uzman ve kamu
kurumundaki uygulayıcı o bilginin hayattaki karşılığını öğretiyor. Öğrencinin
mesleki gelişimine düzenli olarak katkı veren bu insanlar da eğiticidir.
Devlet, belirli yeterlikleri ve eğiticinin eğitimi programını tamamlayan saha
uzmanlarına “uygulayıcı uzman” veya “saha eğitmeni” gibi tanımlı bir görev ve
unvan vermeyi değerlendirmelidir. Bu unvan akademik kadronun yerine geçmez;
eğitim sorumluluğunu, niteliğini ve emeğini görünür kılar.
Dünyada bunun
düşünce olarak örnekleri var. Almanya’nın ikili mesleki eğitimi okul ile
işletmeyi birleştiriyor ve işletmede nitelikli eğitici öngörüyor. Birleşik
Krallık’taki bazı derece çıraklığı programlarında üniversite eğitimi ile
çalışma aynı süreçte yürüyor; öğrenciye akademik danışman ve iş yerinde rehber
atanıyor. Türkiye’de de mesleki eğitim merkezlerinde haftanın bir günü okul, dört
günü işletme eğitimi uygulanıyor. Dolayısıyla “teori ile uygulama birlikte
yürüsün” fikri dünyada ilk değil. Bizim geliştirebileceğimiz özgün katkı, bunu
farklı eğitim basamaklarına uygun ölçülerle yaymak ve sahada öğreten kişilerin
yeterliklerini, görevini ve hakkını açık bir sisteme bağlamak olabilir.
Önce
eğiticileri hazırlayalım: öğretim üyeleri ile sahadaki ustaları ve uzmanları
eşleştirelim, birlikte müfredat ve uygulama hedefi hazırlamalarını sağlayalım.
Ardından seçilmiş okullarda ve üniversite bölümlerinde pilot uygulama yapalım.
Öğrencinin becerisini, iş güvenliğini, mezuniyet sonrası uyumunu ve işverenin
değerlendirmesini izleyelim; işe yarayan modeli yaygınlaştıralım.
Dört yılı bir
aya sıkıştırmaya çalışmak yerine, öğrenmenin her yılına uygulama koyalım. Teori
yol göstersin, saha öğretsin, ikisi birlikte yetkin insan yetiştirsin.