Sabah saat 05.30’da kalktım ve televizyonu açtım. Yine ekonomik usulsüzlük iddialarına ilişkin haberler vardı. Millet geçimini düşünürken, kamuya veya kişilere ait paraların nasıl kaybedilmiş ya da usulsüz biçimde aktarılmış olabileceği tartışılıyor.

Dün akşam, yönetiminde bulunduğum bir sivil toplum kuruluşunda, geçmişte MASAK Başkanlığı yapmış bir kişinin mali istihbaratın önemi üzerine değerlendirmelerini dinledim. MASAK, Mali Suçları Araştırma Kuruludur. Görevleri arasında şüpheli işlem bildirimlerini analiz etmek, suç gelirlerinin aklanması iddialarını araştırmak ve gerekli bilgileri ilgili makamlara iletmek vardır.

Oysa Maslak’taki arkadaşımızın bizimle paylaştığı bilgi ve verilere göre, bu tür bir durumun araştırılıp ortaya çıkarılması bu kadar zor olmamalıydı. Bunun için görevli ve yetkili istihbarat, mali denetim ve adli birimler var. Üstelik parayla, finansal hareketlerle ve kamu kaynaklarıyla ilgilenen herkesin belirli bir sorumluluğu bulunuyor. Öyleyse sormak gerekir: Bu sorumluluğu kim yerine getirmedi?

Bu paraların kaybedildiği veya usulsüz biçimde aktarılmış olabileceği süreçte mali istihbarat ve denetim zincirinde herhangi bir aksama yaşandı mı? Kim, neyi, ne zaman öğrendi? Hangi bildirim hangi makama ulaştı? Uyarılara rağmen işlem yapılmadığı iddiası var mı, yoksa işlemler zamanında tespit edilememiş olabilir mi?

Şirketler üzerinden yürütüldüğü ileri sürülen para hareketlerinde kimlerin rol aldığı ve kimlerin yarar sağladığı, ancak somut deliller çerçevesinde araştırılmalıdır. İçeriden yardım, bilgi saklama veya geciktirme ihtimali varsa bunların da hukuka uygun yöntemlerle incelenmesi gerekir. Bir kaybın veya usulsüzlüğün gerçekleşmiş olması, tek başına içeriden ortaklık ya da suç işlendiği anlamına gelmez; ancak denetimin nasıl işlediğinin ve varsa hangi noktaların aşıldığının araştırılmasını gerekli kılabilir.

Burada kamuoyunun sıkça duyduğu “para aklama” kavramını da doğru anlamak gerekir. Para aklama, suçtan elde edildiği ileri sürülen gelirlerin kaynağını gizlemek, bu gelirleri meşru bir ticari faaliyet veya yasal bir işlemden elde edilmiş gibi göstermek ve finansal sisteme sokarak kullanılabilir hâle getirmek olarak tanımlanır. Ancak belirli bir olayda bu suçun oluşup oluşmadığı, yetkili makamların incelemesi ve mahkeme kararları sonucunda belirlenebilir.

Para aklama genellikle üç aşamada açıklanır. İlk aşama, suç geliri olduğu ileri sürülen paranın finansal sisteme sokulmasıdır. Büyük miktardaki nakdin bankalara yatırılması, farklı hesaplara bölünmesi veya çeşitli mal ve hizmet alımlarında kullanılması buna örnek gösterilebilir.

İkinci aşama, paranın kaynağını gizlemek amacıyla çok sayıda ve karmaşık işlem yapılmasıdır. Farklı hesaplar, şirketler, ülkeler veya ticari sözleşmeler arasında gerçekleştirilen transferlerle paranın ilk kaynağıyla bağlantısının koparılmaya çalışıldığı ileri sürülebilir.

Üçüncü aşama ise paranın ekonomik sisteme meşru bir gelir gibi geri döndürülmesidir. Gayrimenkul, şirket hissesi, lüks tüketim veya görünüşte yasal bir yatırım yoluyla kullanılan para, kaynağı gizlenmiş bir gelir izlenimi verebilir.

Bu yöntemlerin yalnızca bireysel kişiler tarafından değil, bazı durumlarda paravan şirketler, sahte olduğu ileri sürülen faturalar, göstermelik ticari işlemler, kayıt dışı ortaklıklar veya yurt dışındaki hesaplar aracılığıyla da uygulanabildiği belirtilmektedir. Ancak her olağandışı para hareketi tek başına para aklama suçu anlamına gelmez. Suçun varlığı; paranın kaynağı, işlemlerin amacı, tarafların ilişkisi, belgelerin gerçekliği ve kastın bulunup bulunmadığı gibi unsurların somut ve hukuka uygun delillerle ortaya konulmasını gerektirir.

Bu nedenle soruşturmaların söylentilerle değil; banka kayıtları, şirket defterleri, para transferleri, mal varlığı hareketleri ve diğer hukuka uygun deliller üzerinden yürütülmesi gerekir. MASAK’ın ve diğer denetim kurumlarının görevi de bu noktada önem kazanır. Şüpheli işlem bildirimleri, olağandışı para hareketlerinin incelenmesi, mal varlığı ile gelir arasındaki uyumsuzlukların araştırılması ve gerektiğinde adli makamlara bilgi aktarılması, para aklamayla mücadelenin temel araçlarıdır.

Öyleyse yeniden soralım: Bu paraların kaybedildiği veya usulsüz biçimde aktarılmış olabileceği süreçte mali istihbarat ve denetim zincirinde herhangi bir aksama yaşandı mı? Bu kadar araştırılıp bulunması zor olmaması gereken bir durum neden zamanında ortaya çıkarılamadı? İlgili birimler görevlerini yerine getirdi mi?

Kim, neyi, ne zaman öğrendi? Hangi bildirim hangi makama ulaştı? Uyarılara rağmen işlem yapılmadığı iddiası var mı, yoksa işlemler zamanında tespit edilememiş olabilir mi? Şirketler üzerinden yürütüldüğü ileri sürülen para hareketlerinde kimlerin rol aldığı ve kimlerin yarar sağladığı, ancak somut deliller çerçevesinde araştırılmalıdır. İçeriden yardım, bilgi saklama veya geciktirme ihtimali varsa bunların da hukuka uygun yöntemlerle incelenmesi gerekir.

Buna karşılık siyasette izlediğimiz manzara, karşılıklı suçlama yarışına dönüşmüş görünüyor. Muhalefet iktidarın, iktidar muhalefetin dosyalarını gösteriyor. Ben buna “çamur siyaseti” değil, “çamur savaşı” diyorum.

Bir taraf hakkındaki iddialar, diğer taraf hakkındaki iddiaları kendiliğinden geçersiz kılmaz. Milletin ihtiyacı, kimin daha çok suçlama yönelttiğini öğrenmek değil; parasının korunması, varsa kaybının giderilmesi ve sorumluluğu bulunan kişilerin hukuka uygun biçimde hesap vermesidir.

Ancak bu sorun yalnızca mevcut iddiaların soruşturulmasıyla çözülemez. Seçilmişlerin yolsuzluk ve usulsüzlüklere karışmasını önlemek için seçim sistemi, seçme ve seçilme şartları ile siyasi finansmana ilişkin mevzuat mutlaka yeniden gözden geçirilmelidir. Artık seçim kanununda ve ilgili yasal düzenlemelerde kapsamlı bir değişiklik yapılması şarttır.

Siyasi partilerin gelir kaynakları ve seçim harcamaları bu düzenlemenin merkezinde yer almalıdır. Her siyasi partinin üyelerinden düzenli ve şeffaf biçimde aidat toplaması sağlanmalı; seçim propagandası ve seçimle ilgili bütün giderler, mümkün olduğunca bu yasal ve denetlenebilir gelirlerden karşılanmalıdır.

Bir kişinin kendi cebinden büyük miktarlarda para harcayarak, yalnızca bir maaş karşılığında görev yapmak için servetinin önemli bölümünü tek bir seçimde tüketmesi makul ve açıklanabilir bir durum değildir. Daha da önemlisi, adayların kendi kişisel servetlerinin yanı sıra yakın çevrelerinden veya kendilerine yatırım yapan iş insanlarından sağlanan ekonomik kaynakları seçim sürecinde kullanması, seçildikten sonra kamu kararlarının kimlerin çıkarına göre şekilleneceği konusunda ciddi soru işaretleri doğurur.

Seçimi kazanamayan kişilerin geride bıraktıkları borçlar, ilişkiler ve ekonomik yükümlülükler de ayrıca değerlendirilmelidir. Bu tablo aleni biçimde ortadayken, seçme ve seçilme sisteminin ve seçim kanununun hiçbir değişiklik yapılmadan sürdürülmesi kabul edilemez.

Siyasi Partiler Kanunu ve seçim mevzuatı; siyasi finansmanın şeffaflığı, aday belirleme, bağış sınırları, seçim harcamalarının denetimi ve hesap verebilirlik yönünden yeniden düzenlenmelidir. Parti üyelik aidatları gerçek ve izlenebilir bir gelir kaynağı hâline getirilmeli; bağışların kimlerden geldiği, hangi miktarlarda yapıldığı ve hangi amaçlarla kullanıldığı açıkça kayıt altına alınmalıdır.

Seçim harcamaları için üst sınırlar belirlenmeli, tüm harcamalar bağımsız ve etkili bir denetim mekanizması tarafından incelenmelidir. Adayların mal varlıkları, seçim öncesi ve sonrası ekonomik durumları ile kampanya finansmanları düzenli olarak açıklanmalıdır.

Kamu görevi ile özel çıkar ilişkisi arasında bağ kurulmasını önleyecek kurallar güçlendirilmelidir. Şirketler, iş insanları, siyasi partiler ve kamu görevlileri arasındaki para ilişkileri açık, denetlenebilir ve gerektiğinde kamuoyunun incelemesine sunulabilecek bir çerçevede yürütülmelidir. Usulsüzlüğe fırsat verebilecek hukuki boşluklar varsa bunlar gecikmeden giderilmelidir.

Suç işlediği yargı kararıyla kesinleşen kişiler hakkında caydırıcı ve etkili yaptırımlar uygulanmalı; suçtan elde edildiği belirlenen varlıkların izi sürülmelidir. Özellikle ekonomik suçlarda, suçtan elde edilen kazancın ortadan kaldırılması ve suç işleyenlerin ekonomik güçlerini kaybetmelerini sağlayacak yaptırımların uygulanması büyük önem taşımaktadır. Bir iş insanının işlediği suç nedeniyle cezaevine girmesi, yalnızca kendisini değil, işletmesinde çalışan yüzlerce, hatta binlerce kişiyi de etkileyebilir. İşletmenin faaliyetlerinin durması, çalışanların işlerini kaybetmesine ve ailelerinin geçim kaynaklarının zarar görmesine yol açabilir. Bu nedenle ekonomik suçlarla mücadelede, suçun ağırlığı ve hukuki koşullar gözetilerek, haksız kazancın geri alınması, mal varlığına yönelik yasal tedbirlerin uygulanması, yüksek ve caydırıcı para cezaları verilmesi ve suçtan elde edilen ekonomik avantajların ortadan kaldırılması öncelikli araçlar arasında değerlendirilmelidir.

Elbette bu yaklaşım, gerektiğinde uygulanması gereken hapis cezalarını bütünüyle dışlamak anlamına gelmemelidir. Asıl amaç, suç işleyenin ekonomik çıkar elde etmesini engellemek, kamu zararını gidermek, mağduriyetleri telafi etmek ve aynı suçun yeniden işlenmesini önlemektir. Yurt dışına çıkarıldığı tespit edilen paraların geri alınması için de ilgili ülkenin hukuku ve uygulanabilir uluslararası adli iş birliği yolları işletilmelidir.

Yalnızca ceza vermek yeterli olmayabilir. Mağdurun ve kamunun kaybını gidermek, suç gelirlerine ilişkin gerekli tedbirleri almak, varlıkları geri kazanmak ve aynı yöntemin yeniden kullanılmasını önlemek gerekir. Özellikle kamu kaynaklarını hedef alan, büyük ekonomik kayıplara yol açan ve toplumun güvenini zedeleyen suçlarda, suçun ağırlığıyla orantılı, caydırıcılığı yüksek ve etkili yaptırımlara ihtiyaç vardır. Bu yaptırımların uygulanmasında kişilerin makamı, siyasi konumu veya ekonomik gücü değil, işlenen fiilin niteliği ve hukuken sabit olan sorumluluk esas alınmalıdır. Caydırıcılık yalnızca cezanın ağırlığıyla değil, suçun zamanında ortaya çıkarılması, adil yargılama ve yaptırımların istisnasız uygulanmasıyla da sağlanır.

Bir sürüden davar eksildiğinde çobana sorulur: Nasıl kaybettin, nasıl bulacaksın? Çobanın yardımcılarının olası kusurları araştırılır; ancak çobanın yönetim ve gözetim sorumluluğunun bulunup bulunmadığı da ayrıca değerlendirilir.

Kamuda da suça ilişkin kişisel sorumluluk ile yöneticilerin idari ve siyasi hesap verme yükümlülüğü, somut olayın koşulları ve yürürlükteki hukuk çerçevesinde birlikte ele alınmalıdır. İlgili istihbarat ve denetim birimleri görevlerini zamanında yerine getirmediyse, yalnızca paranın nasıl kaybedildiği değil, neden zamanında bulunamadığı da araştırılmalıdır.

Yetkiyi kullanan, hukukun öngördüğü ölçüde hesap verme sorumluluğunu da taşımalıdır. Millet çamur savaşı değil; açık hesap, etkili denetim, şeffaf seçim finansmanı ve parasının korunmasını istiyor.