Türkiye’de sağlık hizmet sunumu ile ilaç ve tıbbi cihaz tedarik sistemi son kırk yılda büyük bir dönüşüm yaşadı. Bu dönüşümün kazandırdıkları kadar, kaybettirdikleri de oldu. Bugün yaşanan sorunları doğru analiz edebilmek için geçmişi iyi okumak zorundayız.


1980’li ve 1990’lı yıllarda sağlık harcamalarının büyük bölümü genel bütçeden karşılanıyordu. Tıbbi cihaz sektörü henüz gelişmemişti, üretici sayısı çok azdı, mevzuat tam anlamıyla oturmamıştı. İletişim ve denetim mekanizmalarının yetersizliği nedeniyle sektör, teknik yeterlilikten çok kişisel ilişkilerin etkili olduğu bir yapıya sahipti. Kazanan teknoloji değil, çoğu zaman ilişki yönetimi oluyordu.


Daha sonra döner sermaye sisteminin büyümesiyle birlikte sağlık kurumlarının satın alma gücü arttı. Bu durum sağlık hizmetlerine önemli katkılar sağlarken, zamanla satın alma süreçlerinde farklı çıkar alanlarının oluşmasına da zemin hazırladı. Firmalar teknolojiye, Ar-Ge’ye ve üretime yatırım yapmak yerine kısa vadeli ticari kazançları tercih etti. Sektör büyüdü; ancak aynı hızda kurumsallaşamadı.


Oysa aynı yıllarda Türkiye’nin yerli tıbbi cihaz üretimini geliştirmek için önemli fırsatlar vardı. 1996 yılında ülkedeki üretici firmaları tek tek tespit ederek yaklaşık 50 yerli üreticiyi bir araya getirdik. İthalat yapan firmaları Türkiye’de üretim ve montaja yönlendirmek için yoğun çaba gösterdik. Yerli üretim kültürü oluşmaya başlamıştı.


Ne var ki sonraki yıllarda merkezi ve yüksek hacimli alım modelleri, uzun ödeme süreleri ve düşük fiyat baskısı yerli üreticiyi giderek zorlamaya başladı. Bugün birçok firma üretimden uzaklaşarak yalnızca kendi markasını yurt dışında ürettirip ithal eden bir yapıya dönüştü. Üretim kapasitesi azalırken sektörün finansal dayanıklılığı da zayıfladı.


Eskiden yüzde 100’lerin üzerinde enflasyon yaşanmasına rağmen firmalar alacaklarını 15-30 gün içinde tahsil edebiliyordu. Bugün ise düşük enflasyon dönemlerinde bile 120 günü aşan ödeme süreleri birçok firmayı ciddi finansman yüküyle karşı karşıya bırakmaktadır. Güçlü sermayesi olmayan yerli üretici bu yükü uzun süre taşıyamamaktadır.


Bugün sektörün en önemli sorunlarından biri de demo uygulamaları ve yüksek hacimli alım sistemidir. Bu model kısa vadede pratik görünse de uzun vadede firmaları belirli yapılara bağımlı hale getirmekte, finansman yükünü artırmakta ve rekabeti daraltmaktadır. Oysa kamu kurumlarının sahip olduğu insan kaynağı ve teknik kapasiteyle bu süreçlerin daha şeffaf ve sürdürülebilir şekilde yönetilmesi mümkündür.


Asıl mücadelemiz birbirimizle olmamalıdır. Yerli üreticiler kendi aralarındaki rekabeti yıkıcı bir mücadeleye dönüştürmek yerine ortak haklarını koruyacak güçlü bir iş birliği kültürü oluşturmalıdır. Devlet de yalnızca en düşük fiyatı değil; yerli üretimi, sürdürülebilirliği, kaliteyi, Ar-Ge’yi ve istihdamı önceleyen yeni bir tedarik modelini hayata geçirmelidir.


Bir diğer önemli konu ise kamu yönetiminde kurumsal hafızanın korunmasıdır. Kurumlarda tecrübe kazanmış yöneticilerin sık sık değiştirilmesi, devam eden projelerin ve birikimin kesintiye uğramasına neden olmaktadır. Devlette esas olan kişiler değil, güçlü kurumlar ve sürdürülebilir politikalardır. Başarılı kadroların bilgi ve tecrübelerinden uzun vadeli yararlanılmalıdır.


Türkiye artık sağlıkta sadece tüketen değil, üreten ve ihraç eden bir ülke olmak zorundadır. Bunun yolu; üreticiyi yaşatan, adil rekabeti sağlayan, ödeme sistemini sürdürülebilir hale getiren ve kamu ile özel sektörü ortak hedefte buluşturan yeni bir tedarik anlayışından geçmektedir.


Çünkü güçlü sağlık sistemi, güçlü yerli üretimle mümkündür. Yerli üretici güçlenirse sektör büyür; sektör büyürse ülke kazanır.