Toplum düzenini sağlamak için kanunlara ihtiyaç vardır. Ancak iyi bir kanun yalnızca hukuk kitaplarından değil, hayatın içinden doğmalıdır. Kanun koyucunun en önemli görevi; toplumun gerçek ihtiyaçlarını doğru tespit etmek, adaleti sağlamak ve hukukun üstünlüğünü korumaktır.
Ne
yazık ki son yıllarda çıkarılan birçok kanuna baktığımızda, düzenlemelerin
önemli bir kısmının gerçek hayatın ihtiyaçlarından çok, yaşanan münferit
olaylar, bireysel şikâyetler veya kamuoyunda büyük yankı uyandıran istisnai
örnekler üzerinden hazırlandığı görülmektedir.
Oysa
toplumun büyük çoğunluğunu; işini dürüst yapan çalışanlar, yatırım yapan
işverenler, üretim yapan sanayiciler, esnaf, çiftçiler ve görevini hakkıyla
yerine getiren kamu görevlileri oluşturmaktadır.
İstisnalar
üzerinden genel kurallar oluşturulduğunda, dürüst insanların hayatı
zorlaşmakta; üretim yavaşlamakta ve bürokrasi her geçen gün artmaktadır.
Hukukun Temeli Güvendir
Hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri masumiyet karinesidir.
Hiç
kimse hakkında mahkeme kararı kesinleşmeden suçlu denilemez.
Peki
aynı anlayış neden birçok idari düzenlemede ve çalışma hayatında yeterince
uygulanmamaktadır?
Bugün
birçok mevzuat, “ya suç işlerse”, “ya kötüye kullanırsa”, “ya usulsüzlük
yaparsa” düşüncesi üzerine kurulmaktadır.
Henüz
hiçbir suç işlenmeden herkes potansiyel suçlu gibi görülmekte, buna göre belge
istenmekte, izinler alınmakta, kayıtlar tutulmakta ve ağır yükümlülükler
getirilmektedir.
Oysa
hukuk, suç işlenmeden önce insanları şüpheli görmek için değil; suç işlendiğinde
adil ve etkili şekilde müdahale etmek için vardır.
Kanunlar Gerçek Hayatı Kolaylaştırmalıdır
Kanunların
amacı hayatı kolaylaştırmaktır.
Hayatı
zorlaştırmak değildir.
Bugün
birçok işletme zamanının önemli bölümünü üretime değil, mevzuata uyum sağlamaya
harcamaktadır.Her yeni düzenleme yeni formlar, yeni kayıtlar, yeni
yükümlülükler ve yeni cezalar getirmektedir. Sonuçta kaybeden yalnızca işveren
değildir. Üretim kaybetmektedir. Ekonomi kaybetmektedir. Ülke kaybetmektedir.
Çalışan da Korunmalı, İşveren de
Çalışan
ile işveren birbirinin rakibi değildir. Biri emeğini, diğeri sermayesini ortaya
koymaktadır. Biri alın teriyle üretmektedir. Diğeri yatırım yaparak risk
üstlenmektedir.
İşveren
olmadan iş yeri olmaz. İş yeri olmadan istihdam olmaz. İstihdam olmadan da
çalışan haklarından söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle hukuk yalnızca
çalışanı değil, yatırım yapanı, üretim yapanı ve istihdam sağlayanı da korumak
zorundadır.
Son
yıllarda kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı ödemelerinin devlet tarafından
oluşturulacak bir fon sistemi üzerinden karşılanması yönünde çeşitli öneriler
gündeme gelmektedir. Çalışanın hak ettiği tazminatın güvence altına alınması
elbette son derece önemlidir. Ancak böyle bir sistemin işverenler üzerinde
doğuracağı ekonomik ve hukuki sonuçların da dikkatle değerlendirilmesi gerekir.
Fonun finansman modeli, prim yükü, nakit akışı üzerindeki etkisi ve özellikle
küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından oluşturacağı maliyetler ayrıntılı
biçimde analiz edilmeden yapılacak bir düzenleme, iyi niyetli olsa bile yeni
sorunlara yol açabilir. Çalışanın hakkını güvence altına alırken, yatırım
yapmayı ve istihdam oluşturmayı zorlaştırmayan dengeli bir model kurulması
büyük önem taşımaktadır.
Çalışanı
koruyalım derken işvereni üretimden vazgeçirecek kadar ağır sorumluluklar
yüklemek uzun vadede çalışanlara da zarar verir. Çünkü yatırımın olmadığı yerde
yeni iş alanları oluşmaz.
KVKK ve Benzeri Düzenlemelerde Amaç Doğru, Uygulama Tartışmalıdır
Kişisel
Verilerin Korunması Kanunu, özel hayatın gizliliğini korumak açısından son
derece önemli bir düzenlemedir.
Ancak
uygulamada zaman zaman kanunun amacı aşılmakta, hukuken paylaşılmasında sakınca
bulunmayan bilgiler bile “KVKK var” gerekçesiyle paylaşılmamaktadır.
Bu
durum kamu hizmetlerini geciktirmekte, özel sektörün işleyişini zorlaştırmakta
ve gereksiz bürokrasi oluşturmaktadır.
Geçmişte
kamu kurumlarında yaşanan hukuka aykırı veri kullanımları bize göstermiştir ki
sorun yalnızca kanun eksikliği değildir. Asıl ihtiyaç; güçlü denetim, liyakat,
şeffaflık ve hesap verebilirliktir.
Kanunlar Oy Hesabıyla Değil, Adalet Anlayışıyla Yapılmalıdır
Kanun
hazırlanırken sendikalar, meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri elbette
dinlenmelidir.
Ancak
kanunlar yalnızca sesi daha çok çıkanların, daha örgütlü olanların veya kamuoyu
oluşturma gücü yüksek kesimlerin taleplerine göre şekillenmemelidir.
Toplumda
zaman zaman, bazı düzenlemelerin hukukun gereğine göre değil; belirli
kesimlerin beklentilerini karşılamak veya siyasi destek sağlamak amacıyla
hazırlandığı yönünde eleştiriler dile getirilmektedir.
Kanun
koyucuların bu eleştirileri dikkatle değerlendirmesi gerekir.
Çünkü
hukuk, herhangi bir grubu memnun etmenin değil; toplumun tamamı için adaleti
sağlamanın aracıdır.
Kanun
koyucunun görevi en çok konuşanı değil, sesi duyulmayanı da dinlemektir.
Üretimden
kopamayan sanayiciyi…
İşletmesini
ayakta tutmaya çalışan esnafı…
Yeni
yatırım yapmaya çalışan girişimciyi…
Küçük
ve orta ölçekli işletmeleri…
Çiftçiyi…
İş
arayan genci…
Ve
gelecekte bu kanunlardan etkilenecek nesilleri de düşünmektir.
Kanunlar
seçim dönemlerinin ihtiyaçlarına göre değil, ülkenin uzun vadeli geleceğine
göre hazırlanmalıdır.
Adalet, hiçbir zaman günlük siyasi hesapların gerisinde kalmamalıdır.
Kanun Yapım
Süreci Yeniden Değerlendirilmelidir
Kanun
hazırlıkları başlamadan önce yalnızca hukuki değil;
ekonomik
etki analizi, üretim etki analizi, istihdam etki analizi, yatırım etki analizi,
bürokratik
yük analizi, uygulama kolaylığı analizi zorunlu hâle getirilmelidir.
Bir
kanun çıkmadan önce şu soru mutlaka sorulmalıdır:
“Bu
düzenleme vatandaşın işini kolaylaştıracak mı, yoksa yeni yükler mi
oluşturacak?”
Güven Esaslı Hukuk Sistemi
Devlet
vatandaşına güvenmelidir. Vatandaş devletine güvenmelidir. Çalışan işverenine
güvenmelidir. İşveren çalışanına güvenmelidir.
Her
düzenleme “acaba suç işler mi?” anlayışıyla hazırlanırsa toplumda güven değil,
korku kültürü oluşur. Oysa güçlü devlet, vatandaşına güvenen devlettir.
Güçlü
ekonomi ise yatırım yapmaktan korkmayan girişimcilerle kurulur.
Çözüm Önerileri
Kanun
hazırlık süreçlerine sahadaki uygulayıcılar daha fazla katılmalıdır.
Her
düzenleme için ekonomik ve sosyal etki analizi zorunlu olmalıdır.
Kanunlar
istisnai olaylara göre değil, toplumun genel ihtiyaçlarına göre
hazırlanmalıdır.
Dijital
sistemler ve bürokrasi sadeleştirilmelidir.
Denetimler
dürüst çoğunluğu zorlaştırmak yerine kötü niyetli uygulamaları hedef almalıdır.
Çalışan
ile işveren arasında adil denge kurulmalıdır.
Kanunların
uygulama sonuçları belirli aralıklarla bağımsız olarak değerlendirilmeli ve
gerekli görülen düzenlemeler gecikmeden yapılmalıdır.
Sonuç
Hukuk
devleti, çok kanun çıkaran devlet değildir.
Hukuk
devleti; adaleti esas alan, hukukun üstünlüğünü koruyan, üretimi destekleyen ve
vatandaşına güvenen devlettir.
Kanunlar;
korku üzerine değil güven üzerine kurulmalıdır.
İnsanları
peşinen suçlu gibi gören değil, suç işlendiğinde adaleti sağlayan bir anlayış
benimsenmelidir.
Çalışanı
işverenin, işvereni çalışanın karşısına koyan değil; her ikisini de ülkenin
kalkınması için aynı hedefte buluşturan bir hukuk düzeni kurulmalıdır.
Çünkü
güçlü ekonomi de, güçlü demokrasi de, güçlü hukuk da ancak adalet duygusunun
toplumun her kesiminde hissedildiği bir ülkede mümkündür.
Sağlıklı
günler dilerim.