Son yıllarda kamu kurumlarıyla iletişim kurarken dikkatimi çeken önemli bir sorun var: Kamu adına görev yapan bazı personel, özellikle telefon görüşmelerinde adını ve soyadını söylemekten çekiniyor. Bazen yalnızca ismini söylüyor, soyadını sorduğunuzda vermek istemiyor; bazen de hangi birimde ve hangi sıfatla görev yaptığını dahi açıkça ifade etmiyor.
Burada
kimsenin özel hayatını öğrenmek istemiyoruz. Ev adresini, özel telefonunu veya
ailesine ilişkin bilgileri sormuyoruz.
Sorduğumuz
çok basit:
“Kamu adına
benimle kim konuşuyor ve hangi görevle konuşuyor?”
Çünkü kamu
hizmetinin temelinde yalnızca yetki değil, aynı zamanda sorumluluk ve hesap
verebilirlik vardır.
Bugün bir
sağlık kuruluşunu, bir bakanlığı veya başka bir kamu kurumunu aradığımızda bize
bir bilgi veriliyorsa, yarın aynı konuda sorun çıktığında “Bu bilgiyi size kim
verdi?” sorusunun cevabının olması gerekir.
“Birisi
söyledi ama soyadını bilmiyorum” anlayışı kurumsal devlet yapısına yakışmaz.
KİŞİSEL VERİ
İLE KAMUSAL GÖREV BİRBİRİNE KARIŞTIRILMAMALI
Elbette kamu
çalışanlarının da kişisel verileri ve özel hayatları korunmalıdır. KVKK’nın
amacı da budur.
Ancak kamu
görevlisinin özel hayatıyla, kamu adına yürüttüğü görevin birbirinden ayrılması
gerekir.
Nitekim
Kişisel Verileri Koruma Kurulunun 2026 yılında kamu tüzel kişileri hakkında
yayımladığı ilke kararı da kamu kurumlarının internet ortamında kişisel veri
yayımlarken hukuka, amaçla bağlantılılık ve ölçülülük ilkelerine dikkat etmesi
gerektiğini ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla
çözüm, kamu görevlisinin bütün kişisel bilgilerinin açıklanması değildir.
Çözüm;
vatandaşın veya basın mensubunun karşısındaki kamusal muhatabın belirlenebilir
olmasıdır.
Adı, soyadı,
görevi veya en azından işlemi yapan personelin sonradan kurumsal olarak tespit
edilmesini sağlayacak açık bir sistem bulunmalıdır.
BİLGİ EDİNME
BİR LÜTUF DEĞİL, HAKTIR
4982 sayılı
Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nun amacı; demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan
eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun şekilde bilgi edinme hakkının
kullanılmasını sağlamaktır.
Kanun açıkça
“Herkes bilgi edinme hakkına sahiptir” demektedir.
Dahası, kamu
kurum ve kuruluşlarına, kanundaki istisnalar dışında bilgi ve belgeleri
başvuranların yararlanmasına sunma; başvuruları etkin, süratli ve doğru biçimde
sonuçlandırma yükümlülüğü getirmektedir.
Demek ki
devlet ile vatandaş arasındaki bilgi akışı bir iyilik veya yöneticinin kişisel
tercihi değildir.
Hukuki bir
hakkın parçasıdır.
PEKİ BASININ
DURUMU NE OLACAK?
Benim
üzerinde özellikle durmak istediğim ikinci ve daha önemli mesele budur.
Son yıllarda
birçok kamu kurumunun bağımsız, yerel veya sektörel yayın kuruluşlarına karşı
giderek kapandığını görüyoruz.
Kurum kendi
haberini hazırlıyor.
Kendi
fotoğrafını çekiyor.
Kendi
açıklamasını yazıyor.
Kendi sosyal
medya hesabından yayımlıyor.
Ve kamuoyuna
yalnızca kendisinin görünmesini istediği fotoğrafı gösteriyor.
Oysa
gazetecilik ve yayıncılık bunun için yoktur.
Bir kamu
kurumunun basın biriminin hazırladığı açıklamayı olduğu gibi yayımlamak
gazeteciliğin yalnızca küçük bir bölümüdür.
Bağımsız
yayıncı soru sorar.
Araştırır.
Sahadaki
uygulamayla kurumun açıklamasını karşılaştırır.
Vatandaşın,
sektörün, sağlık çalışanının, hastanın, sanayicinin ve hizmet alan insanların
yaşadığı sorunları kamu yöneticilerine sorar.
Doğru
yapılanı takdir eder, yanlış veya eksik yapılanı da kamuoyunun gündemine
getirir.
Kamuoyu
böyle oluşur.
İLETİŞİM
BAŞKANLIĞININ MEVZUATI DA BUNU DESTEKLİYOR
14 sayılı
İletişim Başkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde İletişim
Başkanlığına;
basınla
ilişkilerin düzenlenmesi, yerli ve yabancı basın-yayın organları ile
mensuplarının çalışmalarının kolaylaştırılması ve kamu kurumlarının kurumsal
iletişim standartlarının belirlenmesi
gibi önemli
görevler verilmiştir.
Basın ve
Yayın Dairesi Başkanlığının görevleri arasında da yerli basın mensuplarının
çalışmalarını kolaylaştırıcı tedbirlerin alınması ve ulusal, bölgesel ve yerel
basının güçlendirilmesi bulunmaktadır.
O halde şu
soruyu sormamız gerekiyor:
Mevzuat
basının çalışmasını kolaylaştırmayı öngörürken uygulamada neden bazı kamu
kurumlarının kapıları bağımsız ve sektörel yayıncılara giderek kapanıyor?
Bu
çelişkinin tartışılması gerekir.
KAMU
KURUMUNUN TANITIMI İLE KAMUOYUNUN BİLGİLENDİRİLMESİ AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Burada çok
önemli bir ayrım yapmalıyız.
Kurumsal
tanıtım başka, gazetecilik başka şeydir.
Kamu kurumu
doğal olarak yaptığı başarılı işleri anlatacaktır. Ancak kamuoyunun yalnızca
kurumların kendi hazırladığı haberlerle bilgilendirilmesi sağlıklı değildir.
Çünkü o
zaman kamu iletişimi zamanla tek taraflı bir tanıtım faaliyetine dönüşebilir.
Demokratik
toplumlarda bağımsız basının temel işlevlerinden biri tam da burada ortaya
çıkar:
Kurumun
anlattığını yayımlamak kadar, kurumun anlatmadığını da sormak.
SAĞLIK
ALANINDA BU DAHA DA ÖNEMLİDİR
Sağlık
sektöründe bunun önemini yıllardır yaşayarak görüyoruz.
Bir tarafta
Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşları, hastaneler, SGK ve diğer kamu kurumları;
diğer tarafta hekimler, sağlık çalışanları, hastalar, tıbbi cihaz ve ilaç
firmaları, üreticiler, distribütörler ve binlerce sektör çalışanı
bulunmaktadır.
Böylesine
büyük bir sistemde bağımsız sektörel yayıncılık kamunun rakibi değildir.
Tam tersine,
kamunun sahayı görmesini sağlayan aynalardan biridir.
Aynayı
kaldırırsanız sorun ortadan kalkmaz.
Sadece sorun
görünmez hale gelir.
YENİ BİR
KAMU İLETİŞİM STANDARDINA İHTİYAÇ VAR
Kanaatimce
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bu konuda bütün kamu kurumlarını
kapsayacak daha açık bir iletişim standardı oluşturmalıdır.
Kamu adına
vatandaş veya basınla görüşen personelin kurumsal olarak belirlenebilir olması;
basın ve sektörel yayınların bilgi taleplerine belirli sürelerde cevap
verilmesi; kurumlarda gerçek anlamda erişilebilir basın ve iletişim
sorumlularının bulunması; bağımsız, yerel ve sektörel yayıncıların yalnızca
kurumların hazır bültenlerini yayımlayan araçlar olarak görülmemesi gerekir.
Basının
görevi devleti kötülemek değildir.
Basının
görevi devleti övmek de değildir.
Basının
görevi doğru bilgiyi aramak, soru sormak, kamuoyunu bilgilendirmek ve
gerektiğinde kamu ile toplum arasında köprü kurmaktır.
Devlet güçlü
ise sorudan korkmaz.
Kamu
görevlisi görevini doğru yapıyorsa kimliğini gizleme ihtiyacı duymaz.
Kamu kurumu
hizmetine güveniyorsa bağımsız basından kaçmaz.
Çünkü
şeffaflık devleti zayıflatmaz.
Şeffaflık
devlete olan güveni güçlendirir.
Bu nedenle
mesele bir memurun soyadını söyleyip söylememesinden çok daha büyüktür.
Asıl mesele
şudur:
Kamu,
vatandaşın ve basının ulaşabildiği açık bir yapı mı olacak; yoksa yalnızca
kendi hazırladığı bilgiyi kendi istediği biçimde kamuoyuna sunan kapalı bir
iletişim sistemine mi dönüşecek?
Ben devletin
gücünün kapalı kapılardan değil; açıklıktan, hesap verebilirlikten, doğru
bilgiden ve vatandaşla kurduğu güvenden geldiğine inanıyorum.