İslamiyet; Ayırmak Değil Birleştirmek, Biriktirmek Değil Paylaşmaktır
Geçtiğimiz
cuma günü namazda hocamızın vaazını dinlerken üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir
konu oldu. Cennete kimlerin gireceği, kimlerin giremeyeceği üzerinden
insanların sınıflandırılması ve insanlar arasında birtakım ayrımlar yapılması
beni rahatsız etti.
Çünkü benim
anladığım İslamiyet’te bir insanın cennete veya cehenneme gideceğine başka bir
insan karar veremez.
Nihai hüküm
Allah’ındır.
İmamın,
hocanın veya herhangi bir Müslümanın görevi Allah adına hüküm dağıtmak değil;
insanlara doğruyu, iyiliği, adaleti, merhameti, güzel ahlakı ve tövbenin
önemini anlatmaktır.
Dinimizin
insana ümitsizlik değil umut vermesi gerektiğine inanıyorum. İnsan hata
yapabilir, yanlış yola girebilir, daha sonra tövbe ederek hayatını tamamen
değiştirebilir. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur.
Mevlânâ’nın
düşünce dünyasıyla özdeşleşen “Ne olursan ol yine gel” anlayışının toplumumuzda
bu kadar karşılık bulmasının sebebi de budur. Kapıyı kapatmak yerine insanı
yeniden iyiliğe davet eder.
ALLAH
HERKESE AYNI ZENGİNLİĞİ VERMEMİŞTİR
Allah
insanları birbirinin aynı yaratmamıştır.
Birine mal
zenginliği vermiştir, diğerine akıl zenginliği…
Birine fikir
üretme kabiliyeti, diğerine tecrübe…
Birine güç,
diğerine sanat…
Birine
ticaret yeteneği, diğerine ilim ve bilgi…
Herkeste her
şeyin bulunması mümkün değildir. Bana göre zaten hayatın paylaşılması da tam
burada başlamaktadır.
Sende olanı
bende olmayanla, bende olanı sende olmayanla tamamlamak…
Malı olan
malından paylaşacak, bilgisi olan bilgisinden, aklı olan aklından, tecrübesi
olan tecrübesinden, gücü olan gücünden, sanatı olan sanatından, ticari
kabiliyeti olan da bu yeteneğinden toplumun yararlanmasını sağlayacak.
Ben buna
zaman zaman “zekâtın sosyal ve manevi boyutu” diye bakıyorum.
Elbette
dinimizdeki mali zekâtın şartları ve hükümleri bellidir. Ben burada “zekât”
kelimesini fıkhî bir hüküm olarak değil, insana verilen nimetlerin topluma
karşı doğurduğu sorumluluğu anlatan bir benzetme olarak kullanıyorum.
Arkadaşlarıma
bazen soruyorum:
“Malının
zekâtını verdin; peki aklının zekâtını verdin mi?”
Önce
şaşırıyorlar:
“Akıl zekâtı
da nedir?” diyorlar.
Benim için
akıl zekâtı; sahip olduğun bilgiyi, fikri ve tecrübeyi hiçbir kişisel karşılık
beklemeden başka insanların ve toplumun faydasına sunabilmektir.
Fikir zekâtı
vardır; çözüm üretmektir.
Tecrübe
zekâtı vardır; yıllarca öğrendiğini gençlere aktarmaktır.
Güç zekâtı
vardır; gücünü insanları ezmek için değil, güçsüzün ayağa kalkmasına yardımcı
olmak için kullanmaktır.
Sanat zekâtı
vardır; yeteneğini toplumun güzelleşmesi için paylaşmaktır.
Ticaret
zekâtı vardır; yalnızca kendin kazanmak yerine yeni insanların üretmesine,
çalışmasına ve iş sahibi olmasına imkân hazırlamaktır.
Bilginin
zekâtı vardır; bildiğini saklamak yerine öğretmektir.
Bütün
bunların bugünkü karşılıklarından biri de sosyal sorumluluktur.
İnsan
yalnızca cebinden vererek topluma hizmet etmez. Bazen bir fikir milyonlarca
liradan değerlidir. Bazen yılların tecrübesini bir gence aktarmak onun bütün
hayatını değiştirir. Bazen güçlü bir insanın güçsüzün yanında durması parayla
ölçülemeyecek kadar değerlidir.
İSLAMİYET,
HAYATI PAYLAŞABİLMEKTİR
Ben
Müslümanlığı yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret görmüyorum.
Namazımız,
orucumuz, zekâtımız ve diğer ibadetlerimiz bizi daha iyi bir insan yapmıyorsa;
komşumuzun derdini görmüyor, ihtiyaç sahibinin elinden tutmuyor, bilgimizi
paylaşmıyor ve gücümüzü yalnızca kendimiz için kullanıyorsak burada düşünmemiz
gereken bir eksiklik vardır.
Çünkü insan
yalnız yaşamıyor.
Zengin
fakirle, genç yaşlıyla, bilen bilmeyenle, güçlü güçsüzle aynı hayatı
paylaşıyor.
Bana göre
İslamiyet’in toplumsal tarafı da burada ortaya çıkıyor:
İnsanın
insanla hayatı paylaşması…
İslamiyet’i;
insanın yaratılışına uygun yaşayabilmesini, kendisine verilen özellik ve
imkânları iyilik için kullanmasını, Yaratan’a karşı kulluğunu ve yaratılmışlara
karşı sorumluluğunu düzenleyen ilahi ölçüler bütünü olarak anlamaya
çalışıyorum.
CAMİLERİMİZİN
DİLİ AYIRAN DEĞİL KUCAKLAYAN BİR DİL OLMALIDIR
Camiye gelen
insan Allah’a yönelmek için gelmiştir.
Belki
hataları vardır. Belki günahları vardır. Belki hayatının bir bölümünü yanlış
yaşamıştır.
Hangimizin
hatası yoktur?
O insana
Allah’ın rahmet kapısını kapatmak bizim görevimiz değildir.
Bu nedenle
camilerimizde kullanılan dilin; soylu-soysuz, zengin-fakir, bizden-onlardan
diye insanları sınıflandıran değil, birleştiren, umut veren ve insanı iyiliğe
çağıran bir dil olması gerektiğine inanıyorum.
Bir din
görevlisinin söylediği güzel bir söz, yanlış yoldaki bir insanın hayatını
değiştirebilir. Aynı şekilde yanlış ve dışlayıcı bir söz de bir genci camiden,
cemaatten ve hatta dinden uzaklaştırabilir.
Bu nedenle
din adına konuşmanın sorumluluğu büyüktür.
HÜKÜM VERMEK
DEĞİL, YÜK HAFİFLETMEK
Hiçbirimiz
cennetin kapısında bekçi değiliz.
Kimin
imanının ne kadar güçlü olduğunu, kimin tövbesinin kabul edildiğini, kimin
Allah katında hangi değerde bulunduğunu tam olarak bilemeyiz.
Hüküm
Allah’ındır.
Bize düşen
insanların cennete girip giremeyeceğine karar vermek değil, dünyadaki yüklerini
biraz olsun hafifletmektir.
Malımız
varsa malımızı,
aklımız
varsa aklımızı,
bilgimiz
varsa bilgimizi,
tecrübemiz
varsa tecrübemizi,
gücümüz
varsa gücümüzü,
sanatımız
varsa sanatımızı,
ticari
kabiliyetimiz varsa kabiliyetimizi paylaşabilmektir.
Çünkü
hiçbirimize verilen nimet yalnızca kendimiz için değildir.
Benim
anladığım Müslümanlık; Yaratan’a kulluk ederken yaratılana merhamet etmek,
sahip olduğumuz nimetleri paylaşmak ve birbirimizin eksik taraflarını
tamamlayarak hayatı birlikte yaşamaktır.
Belki de
kendimize zaman zaman şu soruyu sormalıyız:
“Malımızın
zekâtını düşünüyoruz; peki aklımızın, bilgimizin, tecrübemizin ve gücümüzün
topluma karşı sorumluluğunu yerine getiriyor muyuz?”
İşte
üzerinde düşünmemiz gereken asıl meselelerden biri budur.