Osteoporoz, çoğu zaman yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak görülerek göz ardı edilen ve sessizce ilerleyen bir hastalıktır. Ancak hastalığın kemiklerde oluşturduğu hasar ve bununla ilişkili karşılaşılan sorunlar sebebiyle stres bu süreçteki kritik bileşenlerden birisidir. Stresin osteoporoz ile ilişkisini irdeleyen çalışmalarda genellikle stresin biyolojik perspektiften ele alındığı dikkat çeker.
Ancak az da olsa stresin psikososyal yönüne değinenlerin de olduğu görülmektedir. Mevcut çalışma bu az sayıdaki araştırmayı yöntemsel ve bulgusal olarak ele almayı amaçlamaktadır. Bu çalışmada PRISMA ilkeleri izlenerek sistematik derleme yöntemi benimsenmiştir. Osteoporoz hastalarının stres yaşantılarını psikososyal açıdan ve orijinal bir araştırma deseniyle ele alan çalışmalar derlemeye dahil edilirken bunu subjektif ölçeklerle ölçmeyen, hastalık grubuna değil farklı örneklemlere odaklanan çalışmaların ise dışlanmasının ardından yedi çalışma derlemede yer almıştır.
Bu çalışmaların büyük bir kısmı kadınlarda algılanan yüksek düzeyde stres, düşük sosyal destek ve uzun süreli psikolojik sıkıntının kemik mineral yoğunluğu kaybı ve kırık riskinde anlamlı artışla ilişkili olduğunu bulgulamıştır. Ayrıca araştırmalarda stres osteoporozu doğrudan biyolojik sistemlerde yarattığı disfonksiyonla ve dolaylı olarak riskli davranışlara sebep olmasıyla etkileyebildiği ortaya konmaktadır.
Sonuç olarak, osteoporozun yalnızca biyomedikal değil, aynı zamanda psikososyal bir hastalık olarak ele alınması gerektiği gözden kaçmamalıdır. Psikososyal stresin osteoporoz hastalarında değerlendirilmesi ve müdahale stratejilerine entegre edilmesi hem önleyici sağlık hizmetleri hem de hasta yaşam kalitesi açısından büyük önem taşıdığı düşünülmektedir.