10. Gastroenteroloji Cerrahisi
Kongresi Antalya’da Gerçekleştirildi
“Yapay Zeka Kanseri Çok Önceden Tespit Edilebiliyor”
"39. Ulusal
Gastroenteroloji Haftası” ve “10. Gastroenteroloji Cerrahisi Kongresi", Antalya
Belek’te gerçekleştirildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında
konuşan Prof. Dr. Ayhan Hilmi Çekin, yapay zekanın kolon taramasında çok
katkısı olduğuna dikkat çekerek, “Deneyimli endoskopistlerle karşılaştırıyorlar
yapay zekayı ama hala biz iyiyiz. Ancak teknoloji ilerledikçe yapay zeka
bizimle eşdeğer olacak. Biz yüzde 95'iz, onlar yüzde 93. Çok az fark var arada.
Polip dediğimiz,
kolonda bulunan ve istenmeyen yapıları alarak ileride bu kişilerin kolon
kanserine yakalanmasını engelleyebiliyoruz. Bu poliplerin taranmasında yapay
zeka uygulaması gündemde ve şu an biz bunları kullanıyoruz.” dedi.
Alanında uzman Türk gastroenterologlar, diğer
branşlardaki hekimler ve hemşirelerin yanı sıra uluslararası konuşmacıların da
katıldığı kongrede; ABD ve Avrupa’dan 14 konuşmacı, Kore’den 15
gastroenterolog, Azerbaycan’dan da 12 misafir ağırlandı. Gastroenterolojinin
tüm yönleriyle tartışıldığı kongrede, bin 450’ye yakın katılımcıyla bu yıl
rekor bir katılım sağlandı.
Türk Gastroenteroloji Derneği
(TGD) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Dilek Oğuz, Ulusal Gastroenteroloji
Haftası'nda, tüm gastroenterolojiyi masaya yatırdıklarını ve yaklaşık bin 450
katılımcıyla rekor bir katılımın sağlandığı kongrede uluslararası
konuşmacılarla beraber bilimi paylaştıklarını söyledi. Oğuz, “Bu kongrenin
önemi bizler için çok büyük. Bütün yıl boyunca bu kongreye hazırlanıyoruz.
Kongre sonrası aldığımız geri bildirim ve eğitimlerle, genç nesilleri nasıl
yetiştirebileceğimize bakıyoruz. Genç nesilleri yetiştirebilmek için çok
çeşitli burslarımız var. Yaklaşık 200'e yakın Gastroenteroloğu yurt içi ve yurt
dışında burslara göndererek eğitimlerine katkıda bulunuyoruz. Bir işi eğitimli
insanların yapması gerektiğini düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.
“MİDE KORUYUCU İLAÇLARA KARŞI UYARI”
Prof. Dr. Dilek Oğuz, halk arasında 'mide
koruyucu' olarak bilinen ilaçların yanlış kullanımına değinerek, “Halkımızda,
‘sen çok ilaç kullanıyorsun, mide koruyucu al’ gibi bir yanlış uygulama var.
Biz reflü ve ülser döneminde mide baskılayıcı ilaç kullanıyoruz” dedi.
Oğuz, kongrede
masaya yatırılan konulardan reflü hakkında da bilgiler paylaştı. Reflünün,
'mide içeriğinin yemek borusuna çıkışı' anlamına geldiğini belirten Oğuz, bu
durumun normal kişilerde yemekten sonra ve gece yatarken, hamilelerde de günlük
yaşamlarında yaşandığını söyledi. Böyle bir durumda yemek borusunun yukarıya
kaçan mide içeriğini aşağı baskıladığını, ancak hücre eksikliği ve şişmanlık
bulunan kişilerde basınç eksikliği yaşanıp asidin yemek borusunda tahrişlere
neden olduğunu aktardı.
“TÜRK HALKI GİDEREK ŞİŞMAN OLMAYA BAŞLADI”
Türk toplumunda yüzde 30’a yakın reflü
hastalığı bulunduğu bilgisini veren Oğuz, “Türk halkı giderek şişman olmaya,
beslenme tarzı yanlış olmaya başladı. O yüzden reflü, batılı ülkelerdeki gibi
Türkiye’de de önemli bir sorun haline geldi” şeklinde konuştu.
“HASTA KENDİNİ KALP HASTASI ZANNEDEBİLİR”
Reflünün tedavisinde, sebep olan faktörleri
ortadan kaldırmak gerektiğini belirten Prof. Dr. Dilek Oğuz, “Şişmansanız
zayıflarsınız, sigara içiyorsanız içmezsiniz, bazı ilaçları kontrol edersiniz.
Reflü, yemek borusuna kaçtığı zaman burayı tahriş eder. Bu tahrişi de, yukarıya
kaçan asit içeriğini giderecek ilaçları uzun süre kullanarak iyileştiririz. İyileşme
gerçekleşince bir tehlikesi yoktur. Halk arasında ya da çeşitli ortamlarda
speküle edildiği gibi reflü kansere yol açmaz. Uzun dönemde reflü, hastanın
yaşam kalitesini bozar. Uzun dönemde ağzına gıda gelebilir, sürekli yanması ve
göğüs ağrısı olabilir. Hatta kendini kalp hastası zannedebilir. Hastalık
semptomları bu kadar şiddetliyse, özellikle mide asidini baskılayan ilaçlarla
hasta tedavi edilebilir” diye konuştu.
“KÖTÜ BESLENME KARACİĞER DÜŞMANI”
39. UGH Kongre Başkanı Prof. Dr. Orhan Sezgin, kongrede, gastroenterologlar
ve gastroenteroloji cerrahlarının kombine bir çalışma içerisinde olduğunu
belirtti. Kongrede masaya yatırılan hastalıklardan birisi olan karaciğer
yağlanması hakkında konuşan Prof. Dr. Orhan Sezgin, günümüzde en sık görülen karaciğer
hastalıklarının temelini karaciğer yağlanmasının oluşturduğunu söyledi. “Daha
önce Hepatit B ve C ile uğraşıyorduk ama onların çok ciddi tedavileri bulundu
ve onlarla artık çok kolay baş ediyoruz” diyerek sözlerini sürdüren Sezgin,
“Günümüzün ciddi karaciğer hastalığı artık karaciğer yağlanması ve onun
oluşturduğu sorunlar. Karaciğer yağlanması, karaciğer sirozuna kadar
gidebiliyor, karaciğer kanserine yol açabiliyor. İnsanların yağlanma önemli
değil dediği bir kavram değil. Biz çok önemsiyoruz” diye konuştu.
“TÜRKİYE'DE KARACİĞER
YAĞLANMA ORANI YÜZDE 60”
Dernek olarak 2 yıl önce Kapodokya bölgesindeki iki ilçede 5 bin kişide
yaptıkları taramayla yüzde 60 oranında karaciğer yağlanma verisine
ulaştıklarını aktaran Sezgin, “Türk toplumunda karaciğer yağlanması yüzde 60
oranında görülüyor. Bu çok yüksek bir oran. Bizim toplumumuz ilave kilolu ve
obez. Maalesef toplumumuzun yüzde 35 kadarı kilolu, yüzde 42'si obez. Avrupa'da
maalesef bu açıdan birinciyiz. İlave olarak Türk toplumunda şeker hastalığı çok
fazla. Şeker hastalığı oranı toplumumuzda yüzde 15. Hareketsiz ve fiziksel
aktiviteyi sevmeyen bir toplumuz. Bunlar birleşince bir karaciğer yağlanmasına
zemin hazırlanıyor. Karaciğer yağlanması ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Bunun
için en yapılacak en temel şey, beslenme alışkanlığını düzenlemek, Akdeniz
diyeti, hareket etmek ve haftada en az 3 defa, 45-50 dakika 5 bin adım gibi
yürüyüş yapmak, suyu bol tüketmek, et ve yağ tüketimini azaltmak. Bu basit
şeylere dikkat etmek, karaciğer yağlanmasına engel olacak ve genel sağlığımızı
korumamıza yardımcı olacak şeylerdir” dedi.
“PANKREAS KANSERİNDE
ERKEN TANI ÇOK ÖNEMLİ”
Türk Gastroenteroloji Derneği İkinci Başkanı Prof. Dr. Mehmet Cindoruk ise
pankreas kanserine değindi. ABD'de yapılan çalışmalarda pankreas kanserinin
dünya geneli kansere bağlı ölümler sıralamasında 6'ncı olduğuna dikkati çeken
Cindoruk, 2030 yılında pankreas kanserinin 2'nci sıraya yükseleceği yönünde
öngörü bulunduğunu paylaştı. Pankreas kanserinde erken teşhisinin önemine vurgu
yapan Prof. Dr. Cindoruk, “En çok erkek grubunda görülen bir kanser hastalığı.
Yağlanma ve obezite, sadece karaciğeri değil, pankreası da vurmaya başladı.
Doğrudan doğruya kanserle ilişkisi olabileceği de söyleniyor. Hastalarımızın
bilinçli olması gerekiyor. Erken teşhis için, ani bir kilo kaybı, sarılık,
iştahsızlık, bulantı, sırt ağrıları veya ileri yaşlarda çıkan şeker hastalığı
varsa, bu tür vakalar alarm verisi olabilir. Tabi her ağrı alarm verisi deyip
yanlış yönlendirme yapmayalım ama bu yönde uzun süreli devam eden bir ağrı ve
kilo kaybı var ise bunlara dikkat etmek gerekir” şeklinde konuştu. Cindoruk,
sigara ve alkol tüketiminin, pankreas kanserini yol açan önemli faktörler
olduğu yönünde de uyarıda bulundu.
BİLİM DÜNYASINDA YAPAY ZEKA
Yapay
zekanın geldiği noktadan bahseden Türk Gastroenteroloji Derneği Genel Sekreteri
Prof. Dr. Ayhan Hilmi Çekin, “Deneyimli endoskopistlerle karşılaştırıyorlar
yapay zekayı ama hala biz iyiyiz. Ancak teknoloji ilerledikçe yapay zeka
bizimle eşdeğer olacak. Biz yüzde 95'iz, onlar yüzde 93. Çok az fark var arada”
dedi.
"YAPAY ZEKA,
POLİP GÖRDÜĞÜ ZAMAN HEM SESLİ HEM GÖRSEL UYARIDA BULUNUYOR"
Yapay zekanın kolon taramasında çok katkısı olduğuna dikkat çeken Çekin,
“Polip dediğimiz, kolonda bulunan ve istenmeyen yapıları alarak ileride bu
kişilerin kolon kanserine yakalanmasını engelleyebiliyoruz. Bu poliplerin
taranmasında yapay zeka uygulaması gündemde ve şu an biz bunları kullanıyoruz.
Kolonoskopist, kolonda ilerlerken, yapay zeka polip gördüğü zaman hem sesli hem
görsel olarak ışık yakarak kolonoskopisti uyarıyor. Bunlar küçük poliplerde çok
önemli. Çünkü gözden kaçabiliyor ya da arkalara saklanabiliyorlar. Bu da
endoskopistin dikkatini çekmeyebilir. Yapay zeka uygulamaları bunları uyararak
bilgilendiriyor ve işlemin kalitesini oldukça fazla arttırıyor. Yapay zeka,
deneyimli gastroenterologlardan daha iyi değil ama polip yakalamada deneyimsiz,
endoskopiyi yeni öğrenen arkadaşlardan daha iyi” dedi.
"BİZİMLE EŞDEĞER
OLACAK"
Endoskopik görüntülenmenin teknolojiyle birlikte oldukça geliştiğini ve
yapay zekayla birlikte kanserin çok önceden tespit edilebildiğini aktaran Prof.
Dr. Çekin, “Artık bize hücre düzeyinde mikroskopik görüntü verilebiliyor.
Endoskopla baktığınız zaman, ‘burada kanser olma ihtimali çok yüksek'
diyebiliyorsunuz. Bunların kayıtlarını değerlendiren yapay zeka, endoskopi
sırasında bölgeyi kare içine alarak sıkıntı olduğu uyarısını veriyor. Deneyimli
endoskopistlerle karşılaştırıyorlar yapay zekayı ama hala biz iyiyiz. Ancak
teknoloji ilerledikçe, yapay zeka bizimle eşdeğer olacak. Biz yüzde 95'iz,
onlar yüzde 93. Çok az fark var arada. Önümüzdeki günlerde muhtemelen polip
uygulamasının dışında yemek borusu ve mide kanserlerinin tespitinde de
uygulamaya girecek” diye konuştu.
“HER PROBİYOTİK HER
HASTALIĞA UYGUN DEĞİL”
Son yıllarda tüm dünyada bir mikrobiyota rüzgârı esmeye başladığını ve
bunun büyük merak konusu olduğunu belirten Türk Gastroenteroloji Derneği
Muhasip Üyesi Prof. Dr. Müjde Soytürk de, probiyotikler ve prebiyotikler
hakkında bilgiler paylaştı. Vücutta büyük çoğunluğu bağırsakta olmak üzere çok sayıda
mikroorganizma yaşadığını ifade eden Soytürk, şunları söyledi: “Daha doğrusu
onlarla birlikte yaşadığımızı öğrendik. Yapılan çok sayıda bilimsel araştırma
ise bu merakı daha da körükledi. Çünkü bu mikroorganizmaların trilyonlarca
olduğunu, belli hastalıklarla ilişkili olabileceklerini ama daha da ötesi
sağlığımızın devamı için ne kadar önemli olduklarını öğrendik. Bunlar
vücudumuzda bir ekosistem oluşturuyor ve karşılıklı fayda sağlıyoruz,
birbirimizi etkiliyoruz. Örneğin, eğer normal doğum yerine sezaryenle
doğduysanız, anne sütü yerine yapay sütle beslendiyseniz ya da zamanından önce
doğduysanız mikroorganizma sayısı ve çeşitliliği azalıyor. Yine beslenme
şeklinizden tutun, kullandığınız antibiyotiklere kadar birçok durum
mikrobiyotayı etkiliyor. Hastalıklarla ve sağlıklı yaşam ile ilişkisine ait
kanıtlar arttıkça, mikrobiyotayı olumlu yönde nasıl etkileyebileceğimizi
araştırmaya başladık. Günümüzde bununla ilgili çok sayıda yaklaşım mevcut.
Bunların başlıcaları arasında diyet, probiyotikler ve prebiyotikler yer alıyor.
Probiyotik, yeterli miktarda verildiğinde kişinin sağlığı için yarar sağlayan
mikroorganizmalardır. Prebiyotikler ise vücudumuzdaki belli bakterilerin
çoğalmasını, aktivitesini artıran yani başka bir deyişle onları besleyen
sindirilemeyen liflerdir. En iyi örneklerinden bir kaçı, soğan, sarımsak,
enginar ve sirkedir. Bir probiyotik ile prebiyotik bir arada bulunduğunda ise
sinbiyotik olarak adlandırılmaktadır.”
“PROBİYOTİKLER HEKİM
TAVSİYESİYLE KULLANILMALI”
Probiyotiklerin etkili olduğu yönünde kanıtlamış iki durum olduğunu
vurgulayan Soytürk, “Günümüzde çok sayıda hastalığın (obezite, diyabet,
alzheimer, depresyon, iltihabi bağırsak hastalıkları, huzursuz bağırsak
sendromu, bağırsak kanseri vb.) mikrobiyotayla ilişkili olabileceğini düşündüren
kanıtlar olmakla birlikte kesin bir şey söylemek hala mümkün değildir. Ancak
probiyotiklerin etkili olduğu kanıtlanmış 2 durum vardır: Antibiyotik ilişkili
diyare ve Clostridium difficile denilen bakteriye bağlı ishaldir. Unutulmaması
gereken diğer bir konu her probiyotiğin her hastalık için uygun olmadığıdır. Bu
nedenle probiyotiklerin hekim tavsiyesi ile kullanılması gereklidir” diye
konuştu.
“HAYAT TARZI
DEĞİŞTİRİLİNCE REFLÜDEKİ ŞİKAYETLERİN BÜYÜK BİR ORANI DÜZELİR”
39. UGH Kongre Sekreteri Prof. Dr. Selim Aydemir de reflü hastalığına
değindi. Aydemir, Türkiye'de yapılan çalışmalarda her 5 kişiden 1'inde reflü
olduğunu kaydederek, “Reflü, sadece göğüs yanması değil, bunun sonucunda bazı
komplikasyonlar gelişebiliyor. Yani bu hastalığa bağlı başka hastalıklar da
gelişebiliyor. Reflünün tanısını büyük bir grupta sadece şikayetlerini
dinleyerek koyuyoruz. Ama başka hastalıklardan şüphelendiğimizde ileri
incelemelerini yapıyoruz. En büyük yapılan yanlış, doktor doktor dolaşarak
endoskopi yapılması. Reflü hastalığının çok büyük bir kısmında tedaviye bile
ihtiyaç yok. Yeme alışkanlığı, kilo, sigara, alkol ve bol miktarda çay ile
kahve buna sebep olabiliyor. Doktora gidip ilaç yazma olayından kurtulmamız
lazım. Hayat tarzı değiştirilince reflüdeki şikayetlerin büyük bir oranı
düzelir” ifadelerini kullandı.
“AMELİYAT ÇOK ZORDA KALMADIKÇA YAPILMAMALI”
Aydemir, reflüye neden olan sebepleri ortadan kaldırmadan ameliyat
seçeneğinin yanlış olacağına da vurgu yaparak, “Günümüzde artık ameliyatlardan
ne kadar uzak durursak o kadar iyi. Cerrahlar da bunu kabul ediyor. İnsan bir
makine değil, bozulduğunda parçalarını ayırıp tamir ederek tekrar kapatalım.
İnsan vücudu tam bir bütün. Ameliyat, çok zorda kalınınca yapılmalı” dedi.
“TÜRKİYE'DE HER 3
KİŞİDEN 1'İ İBS HASTASI”
39. UGH Kongre Sekreteri Doç. Dr. Aslı Çifcibaşı Örmeci ise toplumda
huzursuz bağırsak sendromu olarak bilinen İrritable Bağırsak Sendromu (İBS)
hastalığına ilişkin açıklamalarda bulundu. Türkiye'de her 3 kişiden 1'inin İBS
hastası olduğunu belirten Örmeci, hastaların karın ağrısı şikayeti ve bağırsak
alışkanlıklarındaki değişikliklerle doktora müracaatta bulunduğunu söyledi. Her
karın ağrısının İBS olmadığını belirten Örmeci, şikayetlerin son 6 ay
içerisinde ortaya çıkması gerektiğini belirterek, “Karın ağrısıyla beraber,
kabızlık ve ishal eşlik ediyorsa, bu tablo ortaya çıkabilir. Karın ağrısı
olmazsa olmaz bulgularımızdan. Bir hekime düşen en önemli bulgu, altta yatan
organik hastalığın olup olmamasıdır. Yeni ortaya çıkan bağırsak alışkanlığında
değişiklik, yeni ortaya çıkan karın ağrısı, demir eksikliği anemisi gibi
bulgular varlığında organik hastalıklardan bahsederiz. Bu gibi durumlarda
endoskopik işlemler devreye girer. Bu hastalar genellikle çok sayıda
endoskopilerle gelir bizlere. Dolayısıyla en büyük sıkıntı, sağlık sistemi
üzerine düşen yüktür. En önemli şey, tanının doğru olması, hasta-hekim ilişkisi
ve hastanın hekime güvenmesi” dedi.
“GECE UYKUSUNU BÖLEN
KARIN AĞRISI İBS İLE KANSER ARASINDAKİ FARKI BELİRLİYOR”
İBS'nin hastanın hayat kalitesini azalttığını ancak yaşam süresini
azaltmadığını aktaran Örmeci, diyet ve egzersizin hastalık şiddetinin azaltılmasında
önemli bir faktör olduğunun reflüyü tetikleyen faktörlerin ise aynı zamanda
İBS'yi de tetiklediğine işaret etti. Örmeci, hastada yaşanan karın ağrısının
İBS ile kanser arasındaki en ayırt edici özelliğinin gece uykusunun bölecek
düzeyde olup olmaması olduğunu belirterek, İBS'de karın ağrısının uykudan
uyandırmadığını, ağrının sadece gün içerisinde yaşandığını söyledi.