Sağlık alanında kamu tedariki, sıradan bir mal alımı değildir.
Alınan her ilaç, her tıbbi cihaz, her sarf malzemesi; hastanın güvenliğini,
hekimin uygulama başarısını, sağlık hizmetinin sürekliliğini, kamu
kaynaklarının verimli kullanılmasını ve sağlık sektörünün sürdürülebilirliğini
doğrudan etkiler.
Bu nedenle sağlıkta tedarik sistemi hızlı, güvenilir ve kaliteli
olmalıdır. Ancak aynı zamanda hukuka uygun, şeffaf, rekabete açık, ölçülebilir,
denetlenebilir ve bütün firmalara eşit erişim imkânı sağlayan bir yapıda
yürütülmelidir.
Bugün üzerinde durulması gereken temel sorun şudur: Tıbbi cihaz ve
ilaçta ürün kaydı yetkisi kimdedir? Kamu adına alım yapan kurumların firma
kaydı veya tedarikçi kaydı yapma yetkisi hangi sınırlar içinde kullanılabilir?
Firma kaydı, kamu alımına erişim şartına ve rekabeti daraltan kapalı bir
tedarikçi havuzuna dönüşebilir mi? Daha somut bir alım, ihale, sipariş veya
sözleşme yokken firmalardan teminat alınması, ön pazarlık yapılması,
yerli-ithal ayrımı üzerinden fiyat belirlenmesi ve alımların yalnızca bu
sisteme giren firmalara yönlendirilmesi hukuken ve sektörel olarak nasıl
değerlendirilmelidir?
Bu sorulara cevap verebilmek için öncelikle üç temel yetki alanını
birbirinden ayırmak gerekir.
Birincisi ürün kaydı yetkisidir. Tıbbi cihaz ve ilaçta ürün kaydı,
piyasaya arz, güvenlilik, performans, izlenebilirlik, ÜTS, İTS, ruhsat, kayıt,
denetim ve piyasa gözetimi alanında asıl yetkili kurum Sağlık Bakanlığı Türkiye
İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’dur. Bir ürünün tıbbi cihaz olarak kayda alınması,
ÜTS sistemine işlenmesi, ilacın İTS kapsamında izlenmesi, CE/MDR süreçleri,
Tıbbi Cihaz Yönetmeliği, Avrupa Birliği uyum mevzuatı ve piyasa gözetim-denetim
süreçleri TİTCK’nin görev alanındadır.
Devlet Malzeme Ofisi, Sağlık Market, Kamu Hastaneleri Genel
Müdürlüğü, USHAŞ, TÜSEB veya benzeri kamu yapıları TİTCK’nin yerine geçerek
ürün kaydı yapamaz, ürünlere yeni bir piyasaya arz şartı getiremez, ÜTS/İTS
sisteminin üzerinde ayrıca ürün uygunluk rejimi veya kendi özel kalite
standardını kuramaz. Bu kurumların görevi ürün mevzuatı oluşturmak değil, kendi
görev alanları içinde kamu ihtiyacının tedarik sürecini yürütmektir.
İkincisi teknik şartname yetkisidir. Kamu kurumlarının kendi
ihtiyaçlarını teknik şartnameyle tarif etme yetkisi vardır. Bir hastane veya
kamu tedarik kurumu, alacağı ürünün ölçüsünü, fonksiyonunu, sterilite şartını,
raf ömrünü, ambalaj niteliğini, teslim süresini, garanti, bakım ve servis şartlarını
belirleyebilir. İdare, ihtiyacını en doğru şekilde tanımlamakla yükümlüdür.
Ancak burada çok önemli bir sınır vardır: Teknik şartname ihtiyacı
tarif eder; firmayı tarif edemez. Teknik şartname kullanıcının, yani hekimin,
kliniğin veya sağlık tesisinin kullanım ihtiyacını karşılayacak teknik
özellikleri belirlemelidir. İdari şartname ise katılım, belge, teklif, teminat,
sözleşme, teslimat, ödeme ve ceza gibi idari-hukuki şartları düzenlemelidir.
Teknik şartname ile idari şartname birbirinin yerine geçmemelidir.
Kamu idaresinin görevi “şu firmadan alacağım, şu firmadan
almayacağım” demek değildir. Kamu idaresinin görevi, ihtiyacı objektif,
ölçülebilir, rekabete açık ve mevzuata uygun şekilde belirlemektir. Bu ihtiyacı
karşılayan bütün firmaların eşit şartlarda yarışabilmesi gerekir.
Üçüncüsü firma veya tedarikçi kaydı yetkisidir. Devlet Malzeme
Ofisi, Sağlık Market veya benzeri merkezi tedarik yapıları, kamu adına alım
süreçlerini yürütebilmek için firma bilgisi alabilir, tedarikçi başvurusu kabul
edebilir, firma belgelerini sisteme kaydedebilir, katalog veya çerçeve anlaşma
süreçleri oluşturabilir. Bu, tedarik sürecinin idari bir parçası olarak
değerlendirilebilir.
Ancak firma kaydı, ürün kaydı değildir. Firma kaydı, kamu alımına
katılabilecek firmaları keyfî biçimde belirleme yetkisi değildir. Tedarikçi
kaydı, piyasaya giriş engeline dönüştürülemez. Kamu tedarik sistemi, “sadece
benim kayda aldığım firmalar kamuya mal satabilir, diğerleri ÜTS/İTS kayıtlı
olsa da, mevzuata uygun olsa da, teknik şartnameyi karşılayabilse de sistem
dışında kalır” anlayışıyla işletilemez.
Kamu alımlarında esas olan rekabet, eşit muamele, şeffaflık, hesap
verebilirlik, kamu yararı ve kaynakların verimli kullanılmasıdır. Her Türk
vatandaşı ve Türkiye’de mevzuata uygun ticari faaliyet yürüten her firma,
kanunların tanıdığı hak ve özgürlüklere eşit şekilde sahip olmalıdır. Kamu
alımı ekonomik gücü yüksek firmaların katılabildiği, küçük ve orta ölçekli
firmaların dışarıda kaldığı kapalı bir alana dönüştürülemez.
Bugün tartışılması gereken en önemli uygulamalardan biri ön
teminat meselesidir. Kamu ihale sisteminde teminatın mantığı bellidir. Teminat,
somut ihale, teklif, sipariş, sözleşme veya taahhüt ilişkisine bağlı güvence
aracıdır. Geçici teminat ihaleye teklif veren istekliden, kesin teminat ise
ihale üzerinde kalan ve sözleşme imzalayacak yükleniciden alınır. Teminatın
amacı kamu alımına erişim kapısında firmaları elemek değil, üstlenilen
taahhüdün yerine getirilmesini güvence altına almaktır.
Buna karşılık, daha ortada somut bir alım yokken, hangi ürünün ne
miktarda alınacağı belli değilken, sipariş oluşmamışken, ihale veya sözleşme
bedeli doğmamışken firmalardan yalnızca sisteme veya listeye girebilmek için
baştan teminat istenmesi ciddi bir tartışma alanı doğurur. Eğer bu teminat
yüksek tutarlı ve süresiz nitelikte ise, küçük ve orta ölçekli firmalar,
bayiler, yerli üreticiler veya finansman gücü sınırlı tedarikçiler için kamu
alımına giriş bariyeri hâline gelebilir.
Eğer uygulama şu şekilde işliyorsa sorun daha da büyür: Önce firma
kamu tedarik sistemine girmek zorunda bırakılıyor. Daha somut alım olmadan
firma kaydı veya çerçeve anlaşma süreci işletiliyor. Firma, bu listeye
girebilmek için teminat vermek zorunda kalıyor. Daha sonra ürün, fiyat, iskonto
veya pazarlık şartları önceden belirleniyor. Ardından alımlar yine bu önceden
belirlenmiş ve teminat vermiş firma havuzu içinde e-ihale, e-pazarlık veya
doğrudan siparişle yürütülüyor.
Bu yapı kâğıt üzerinde çerçeve anlaşma veya merkezi alım olarak
adlandırılsa bile, uygulamada kamu alımına erişimi daraltan iki aşamalı bir
eleme ve pazarlık mekanizmasına dönüşebilir. Birinci aşamada firma sisteme
girme şartlarıyla elenir. İkinci aşamada ise alım, zaten önceden daraltılmış
firma havuzu içinde yapılır. Bu durumda gerçek rekabet bütün piyasa içinde
değil, kamu tedarik kurumunun önceden belirlediği veya sistemine aldığı sınırlı
firmalar arasında oluşur.
Bir başka önemli konu da ihale öncesi ön pazarlık ve iskonto
meselesidir. Kamu tedarik kurumu daha somut alım yapmadan önce firmayla pazarlık
yapıyor, iskonto alıyor, fiyat üzerinde ön belirleme yapıyor ve sonra aynı
ürünü yine kendi belirlediği firmalar arasında e-ihale, e-pazarlık veya
siparişe konu ediyorsa, burada “iki defa ihale yapar gibi” bir yapı ortaya
çıkabilir. Önce firma sisteme girebilmek için teminat, kayıt ve pazarlık
sürecinden geçer. Sonra alım aşamasında tekrar fiyat rekabetine veya pazarlığa
zorlanır.
Bu durum görünüşte kamu lehine indirim gibi sunulabilir. Ancak
sistem bütün piyasa rekabetine açık değilse, alınan indirim gerçek piyasa
fiyatını değil, önceden daraltılmış firma havuzunun baskı altında oluşmuş
fiyatını gösterebilir. Açık rekabetin olmadığı yerde sağlanan indirim, kamu
yararını her zaman garanti etmez.
Katalog ürün anlaşmaları ve çerçeve anlaşma süreçlerinde
yerli-ithal ayrımı üzerinden fiyat/pazarlık rejimi kurulması da ayrıca
değerlendirilmelidir. Yerli üretimin desteklenmesi stratejik bir kamu
politikasıdır. Ancak yerli üretimi desteklemek ile ihale yapılmadan önce
yerli-ithal ayrımı üzerinden kapalı fiyat pazarlığı yapmak aynı şey değildir.
Yerli malı lehine fiyat avantajı, mevzuatın belirlediği sınırlar
içinde ihale veya alım değerlendirme aşamasında uygulanacak bir teşvik
mekanizmasıdır. Buna karşılık, ihale yapılmadan önce katalog kaydı, çerçeve
anlaşma veya tedarikçi kabul aşamasında yerli ve ithal ürünlere ayrı fiyat
rejimi uygulanması, firmalarla ön pazarlık yapılması ve bu pazarlık sonucuna
göre sisteme alınacak ürünlerin belirlenmesi farklı bir nitelik taşır.
Eğer kamu tedarik kurumu, daha alım aşamasına gelmeden önce “yerli
ürün için ayrı fiyat, ithal ürün için ayrı fiyat” mantığıyla pazarlık yapıyor;
bu pazarlık sonucunda hangi firmaların katalog sistemine, çerçeve anlaşmaya
veya tedarikçi listesine dahil edileceğini belirliyorsa, burada kanuni yerli
malı fiyat avantajından farklı olarak kapalı bir ön seçim mekanizması ortaya
çıkar. Bu durum açık rekabet oluşmadan önce ürün ve firma seçimi yapılması,
kamu alımlarının önceden pazarlık yapılmış sınırlı tedarikçi havuzuna yönelmesi
ve mevzuata uygun firmaların kamu alımlarına erişiminin sınırlandırılması
riskini doğurur.
Bu noktada kalite kavramının da doğru yere oturtulması gerekir.
Kamu tedarik kurumları kalite arayabilir; ancak bu kalite arayışı TİTCK
mevzuatının, Avrupa Birliği uyum standartlarının, CE/MDR süreçlerinin, ÜTS/İTS
sisteminin ve piyasa gözetim-denetim mekanizmasının yerine geçemez. Ürün
mevzuata uygunsa, ÜTS/İTS kaydı varsa, CE/MDR süreçlerinden geçmişse, hammadde,
üretim, kalite yönetim ve akreditasyon şartları sağlanmışsa; başka bir kamu
tedarik kurumunun kendi kanaatine göre yeni bir kalite standardı koyması ve
firmaları buna göre dışlaması sakıncalıdır.
Tıbbi cihazda gerçek kalite yalnızca dosya üzerinden belirlenmez.
Kalite; klinik kullanım sonuçları, hekim uygulama geri bildirimleri, hasta
üzerindeki performans, komplikasyon oranları, advers olay bildirimleri, piyasa
gözetim-denetim sonuçları, sterilite sorunları, kırılma, yırtılma, uyumsuzluk,
fire oranları, kullanım kolaylığı, teknik servis ve bakım performansı ile
ölçülmelidir.
Bu süreçler işletilmeden, yalnızca tedarik makamının kendi
kanaatiyle “ben bu firmadan alırım, bundan almam” anlayışı oluşursa, bu
yaklaşım kamu alımı olmaktan çıkar; kapalı tedarikçi belirleme sistemine
dönüşür.
Bu sistemin sektörel sonuçları ağır olur. Rekabet daralırsa fiyat
yükselir. Firma sayısı azalırsa alternatif azalır. Alternatif azalırsa tedarik
güvenliği zayıflar. Bayi sistemi dışlanırsa yerel hizmet, stok, demo, eğitim ve
teknik destek zayıflar. Küçük ve orta ölçekli firmalar sistem dışında kalırsa
piyasa birkaç büyük tedarikçinin kontrolüne girebilir. Kamu alımı şeffaflıktan
uzaklaşırsa güven kaybı oluşur. Hekimin ve hastanenin gerçek kullanım geri
bildirimi dikkate alınmazsa ürün kalitesi kâğıt üzerinde kalır.
Sonuç olarak, sağlıkta tedarik sistemi kapalı firma havuzları
üzerinden değil; açık rekabet, objektif teknik şartname, klinik geri bildirim,
piyasa gözetim-denetim ve şeffaf kamu alımı ilkeleri üzerinden kurulmalıdır.
Tıbbi cihaz ve ilaçta ürün kaydı yetkisi TİTCK’dedir. Kamu tedarik
kurumlarının firma kaydı yapması, firma belirleme ve rekabeti daraltma yetkisi
anlamına gelmez. Teknik şartname yapma yetkisi vardır; ancak teknik şartnameyle
firmayı işaret etme yetkisi yoktur. Teminat isteme yetkisi, somut alım ve
sözleşme riskiyle bağlantılı olmalıdır; önceden kamu alımına erişim şartı
hâline getirilemez. Yerli malı fiyat avantajı kanuni sınırlar içinde
uygulanmalıdır; ihale öncesi yerli-ithal ayrımıyla kapalı fiyat rejimi kurmanın
gerekçesi yapılamaz. Merkezi satın alma yapma görevi vardır; ancak kamu
alımlarını belli firmalara yönlendirme hakkı yoktur.
Sağlıkta
doğru tedarik modeli; açık, adil, denetlenebilir, klinik veriye dayalı, TİTCK
mevzuatına uygun ve bütün firmalara eşit rekabet imkânı sağlayan modeldir.